Aşka İlk Yokuş

Yazar Hakkında: Gül AYYILDIZ

Fötr Şapka

İmkansızlıklar coğrafyasını en iyi tanımlayan bir doğu şehrinde, susuzluktan yarılan bir toprak...
Devamını Oku

Yıllanmış bir şarap kızıllığına bulanmış güneşin usulca denize gömülüşünü izledi  Deniz, kalbindeki burukluğun damağındakiyle buluşmuş ekşimtıraklığında… Adanın denize en hakim tepesi olan ve mutlaka o tatlı yokuştan çıkılan Şahin Tepesi’nde yani ruhuna en iyi gelen yerde, elinde Ahmet Hamdi’nin Huzur’u, gönlünde Huzur’un yokluğunun  huzursuzluğu,  geminin adadan gidişini, Huzur’un  hayatından çekilişini izledi.

 

Deniz, adanın ikinci el kitap alıp satan ve değiş tokuşu yapan tek kitapçısı olan Kelepir’in sahibiydi. Hayalinde yaşamın tatlarına dair ne varsa işte hepsine kavuşmuştu;  ada, deniz, sakinlik, mavi, kitap, kitap severlerle harcanan zaman… Büyük şehrin insanı kemiren stresinden buraya gelmekle ne kadar doğru bir karar vermiş olmanın verdiği gururdaydı ruhu. Daha ne olsundu?

“Merhaba!” diyen ses önce kulaklarına, sonra gözlerine, oradan da kalbine yayıldı an be an… Bulundukları mevsime uygun sıcacık gülüşüne, deniz mavisi gözlerinin insanı esareti altına alan etkisini ekleyen kızın, dükkana adımını atışıyla sıradan başlayan bir gün hayatının o ana kadarki en beklenen, en özlemi çekilen anına dönüşmüştü aniden. Kızın gözleri kitaplarda dolaşırken, Deniz’in aklı kızda sabitlenmişti bile. Hızla çarpan, kafesine sığmayan kalbiyle çelişircesine. İşte buldum! Ahmet Hamdi Tanpınar’dan  Huzur! Daha önceden okunacaklar listesinde aklımın bir köşesine yazmıştım, şimdi karşıma çıkmışken görmezden gelmek olur mu? Hem adımı bir kitap kapağında kocaman harflerle görmek çok güzel bir duygu, kitaptan tarafıma bir davet bu! Kızın kulakta müzik ritmi etkisi yaratan sesiyle anda kaybolan Deniz:”İyi bir seçim!” diyebilmişti sadece, heyecanına yenik düşen cılız sesiyle. Kitabın kahramanı  bir çocuklu dul Nuran’a olan aşk gel-gitlerini müthiş bir ifadeyle anlatan ve kendisini huzura kavuşturacak iç nizamı arayan Mümtaz’la kader biraderliği yapacağını bilmeden, kitabı paketlerken bazı büyülü anların fırsata dönüştürülmesi gerekliliğinin bilinciyle “Daha önce sizi hiç Ada’da görmedim” diyebildi kendi cesaretinin hayretinde. Kız da “Evet! çevreci bir grup arkadaşımla adanın plastik atıklarıyla kirlenen bazı kıyılarını temizlemeye geldik. Adanın güzelliği karşısında büyülendik.  Hem bu güzelliğin tadını çıkaracağız hem de adanın ihtiyacı olan kıyılarını atıklardan arındıracağız,” Deniz’in ruhunu bir anda ele geçirmiş olmasının biliçsizliğinde…Ve Deniz’in kalbinde, beyninde  belki de ömrünün sonuna kadar asılı kalacak olan o eşsiz gülümsemesiyle “Altı hafta buradayız daha görüşürüz.” dedi ve o ana kadar hayatında Deniz’e uzanan en özel, en güzel  eli uzatarak kitabı seçerken adımdan bir çok kez  bahsettiğim üzere “Ben Huzur.” Uzanan el, Deniz’in eline değil, kalbine değmişti sanki.

 

Zaten küçük olan adada tekrar karşılaşmaları Deniz’in de özel çabasıyla uzun sürmedi. Hatta, bu gruba atıkların toplanması için yardım bile etti. Hayat aynı kaynaktan gelen kişileri çeşitli vesilelerle mutlaka bir araya getirirdi. Çünkü insan özlemini çektiklerini ve kendisine benzeyenleri mutlaka farkederdi. Grup üyeleri görevleri dışında sokak hayvanlarının faydalanabileceği basit barınaklar yaptılar, boş yoğurt kaplarına hayvanların içeceği sular koyup adanın çeşitli yerlerine bıraktılar, ada yönetiminin izni dahilinde gruptan güzel sanatlarda resim öğrencisi iki kişi tarafından çirkin görünen döküntü duvarlara ve uygun alanlara insanın içini açan resimler bile çizdiler. İnsan güzellikler barındırıyorsa ruhunda, bunu gittiği her yere taşıyordu ve etrafındaki herkese, herşeye  bulaştırıyordu.

Doğa bilinciyle dolu grup kendilerine katılan Deniz’le birlikte hem çalışıyor, hem gönüllü çalışmanın ruha verdiği hazla daha içten eğleniyor hem de birlikten doğurdukları güçle ilginç şekilde yaratıcı fikirlerle zamanlarını müthiş  verimli değerlendiriyorlardı. Yapmaktan en hoşlandıkları şeylerin başında sandviçlerini, soğuk içeceklerini kapıp, o tatlı yokuşu tırmanıp, denizi kuş bakışı gören Şahin Tepesi’ne sere serpe yayılıp güneşin herkese nasip olmayan görüntüdeki batışını izlemek geliyordu. Bu süreçte herkes anın büyüsünde kendinden geçiyordu. Güneşi sükut içinde yolculadıktan ve bu yolculuk halinin herkeste yarattığı ruh ziyafetinden sonraki bir kaç saatte okunan şiirler, birlikte söylenen şarkılar, havada uçuşan kahkahalar…

Bazı akşamlarda da gündüz yüzdükleri o muhteşem Akvaryum Koyu’nun kenarında oturup yakamozu seyrediyorlar, ortamın duygu dünyasını tetikleyen havasına uygun  şiirleri, şarkıları havada uçuşturarak kendilerinden geçiyorlardı. Adanın en salaş ve insana kendini ev ortamından farksız samimiyette hissettiren balıkçısı olan Çardak’ta dünyanın en lezzetli balıklarını, neredeyse denizden çıktıkları halindeki tazeliklerinde yiyorlardı, kahkahalarını da mezelerin yanına katarak…

Her güzel şey gibi bu grubun adadaki ve Deniz’in hayatındaki günleri bir bir azalıyordu. Deniz, Huzur’a olan ilgisini, beğenisini ya da kalbini çırpınan bir kuşa döndüren her neyse adı, o duyguları nasıl hissettireceği telaşındaydı. Yattığında, kalktığında, yürüdüğünde, oturduğunda, yani insani olan her ne varsa onları yaptığında dahi düşünceleri Huzur’un istilasındaydı. Bir dolu metod deniyordu kendince: mesela bir seferinde denizin kenarında yürürken, bir seferinde Şahin Tepesi’nde oturup şiir okurken, bir seferinde yakamozu seyredip şarkı söylerken, bir seferinde gruptan bağımsız sadece onu adanın en güzel lokantasına davet edip yemek yerken Huzur’a olan yoğun duygularından bahsederken buluyordu kendini. Ne yapmalı, nasıl etmeliydi bu kıvrandıran sancıyı bir an önce def etmeliydi? Deniz, bu düşüncelerin ve duyguların baş olmaz değişkenliğinde ve sabırsızlığında, akşam sözleştikleri gibi adanın gülücüğü bol olan ev sahibi edasıyla müşteriyle buluştuğu Çardak’taydı yine grup arkadaşlarıyla birlikte. Herkesin keyfi adaya, denizden  esip yüzleri yalayıp hafif serinlik hissi veren melteme, taze balık kokusuna karışmış reyhana ve radyodan süzülen Zeki Müren şarkısına uygundu. İnsan anda kilitlenmek istese o an bu an olurdu  oradaki topluluk için. Herkesin içindeki mutluluk ve pozitif enerji yüzüne gülümseme olarak yansıyordu. Böyle büyülü bir anın içinden geçerken Huzur en doğal haliyle Deniz’de  kasırgalar yaratacağından habersiz söyleyiverdi o cümleyi: “Adadaki son dört günümüz, buradan ayrılma isteğimi tek tetikleyen duygu çok özlediğim eşime kavuşacak olmak inan ki! yoksa burada bir ömür geçirebilirdim.” Deniz’in daha önce aklının en ücra köşesine dahi getirmediği bir ihtimaldi bu. Huzur’a nasıl açılacağı ihtimallerini bir bir sıralarken beyni bu da neyin nesiydi? Hücrelerinin her zerresiyle anda olmaktan bu kadar mutluyken, mutsuzluğa giden yol hemen yanıbaşında uçurum muydu? Hızla yuvarlanıyordu… Cehennemin taa ortasına doğru…

Hayat her duyguyla tanıştırırdı: en beklenmedik bir anda, hiç umulmadık bir tarzda ya da aniden geliveren ve kafasına göre de çekip gitmek isteyen bir insanla…Aşk bizim ona yüklediğimiz anlam kadardı. Hayatın en güçlü ve en anlamlı duygusu olduğu su götürmez bir gerçek olsa da, dünyada yaşanan aşk sayısı kadar çeşidi vardı. Zamanı, mekanı, doğrusu ya da yanlışı yoktu. Kendini asla yargılatmaz, sorgulatmazdı. Aşka tırmanan ilk yokuştu bu. Tıpkı Şahin Tepesi’ne götüren yokuş gibi. Çıkması zor ama ulaştığındaki manzara muhteşem…Aşk en güzel öğreticiydi. Onun dilinden anlamak gerekirdi.

 

Hayata güzel katkılar amaçlayan, aynı kaynaktan geldiğini iliklerine kadar hissettiği  bu özel insanlarla, bir dolu tatlı deneyimi paylaşmıştı, artmıştı ve en önemlisi aşka çarpmıştı. Aşka değen artık eskisi gibi olamazdı. Aşk duyguların evrimiydi ve iyi analiz edilip doğru yönlendirildiğinde ruhun devrimiydi.

 

Birlikte geçirdikleri son dört günde içine kaçmak ve orada öylece kalmak istese de Deniz, duygularını yönetebilme erdemini gösterdi ve hayatın aynı ritmini yakalayabildiği arkadaşlarıyla anların içinden geçerek, onları çok özleneceği aşikar anılara çevirdi, ama gözlerini Huzur’a bir daha hiç değdirmedi… Çünkü insan her duyguda karşısındakiyle buluşamayabilirdi.

Adanın limanında arkadaşlarıyla vedalaştıktan sonra içi içine sığmayan Deniz , kendisine Huzur tarafından küçük bir anı olarak bırakıldığı belirtilen Huzur ile birlikte, başolmaz duygularının esaretinde, o tatlı yokuşun hemen bitiminde Şahin Tepesi’ndeydi yine…

 

Kısa sürede yaşadığı bunca duygu selini: kavurucu bir yaz sıcağında, su birikintisi arayıp bulamayan, susuz bir serçenin contası bozulmuş bir musluktan damlayan suya ulaşmasına benzetti: susuzluğunu giderecek kadar hayati ve tatlı, kana kana içemeyecek kadar kısıtlı ve şartlı…

Bu içeriğin etiketleri
, , , ,
Yazar Hakkında: Gül AYYILDIZ

Fötr Şapka

İmkansızlıklar coğrafyasını en iyi tanımlayan bir doğu şehrinde, susuzluktan yarılan bir toprak...
Devamını Oku

1 Comment

  • “…dünyada yaşanan aşk sayısı kadar çeşidi vardı.”
    “…susuzluğunu giderecek kadar hayati ve tatlı, kana kana içemeyecek kadar kısıtlı ve şartlı…”
    Bu son satırlarla aşk zemzem suyunu çağrıştırdı…
    Yeni yazı için yine tebrikler Gül!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir