Göçenler ve Göçmeyip de Kalamayanlar

Yazar Hakkında: Gül AYYILDIZ

Fötr Şapka

İmkansızlıklar coğrafyasını en iyi tanımlayan bir doğu şehrinde, susuzluktan yarılan bir toprak...
Devamını Oku

 

Zemheriden daha serseri bir kış ortasında, alışılagelmiş tatlı bir ikindi uykusunun kucağında, dizlerini karnına çekerek sol yanına kıvrıldığın sofada,  açık kalan o çok sevdiğin, gözünden dahi esirgediğin babaannenden yadigar eski bir radyodan süzülen,  seni bir anda özleye özleye özlemekten vazgeçtiğin ya da bir türlü vazgeçemediğin kişiye götüren bir şarkıyla gözlerini aralamak ve içine yayılan o sızıda anlam aramaya çalışmak gibiydi seni hatırlamak…Etine batan bir kıymık gibi yani. Yüzünü bakışlarınla dahi eskitemediğin, o sıcacık bakışlarda eridiğin, yüzünde her bir benin dahi yerini tesbit ettiğin, en doğal halinle sen olabildiğin, bildiğin ve hep bilmek istediğin yüreklerde çoraklaşmaktır gurbet, orada yalınlaşmaktır, yalnızlaşmaktır… Hiç gitmeyecek zannettiklerinin ansızın ayağının tersiyle vurarak çıkıp gittiği yürek kapından, onun geride bıraktığı rüzgarında ürpermektir mesela… Hiç gitmeyeceğim zannettiklerinden kıyıyı döven dalganın çekilişi gibi aniden çekilmek istemektir… Gözden düşmektir gurbet, gönlünden düşürmektir el üstünde tuttuklarını. Asi bir Mart soğuğundan uyuşmuş parmak uçlarını avuçlarının arasına alıp, nefesinin sıcağıyla ısıtan bir soluğun çekilmesidir bazen. Yokluğu kağıt kesikleridir varlığını arayan gönlüne. Onsuz olmaz diye anlam yüklediklerinin, omuzlarında yüke dönüşmesidir zamanla. En acıtan sancılarını savmak için  koyduğun o omzun taşa dönüşmesidir mesela… Başını döndüren, sana kendini en özel hissettiren, dünyada sadece sana dair kurulmuş o sözcüklerin sıradanlaşmasının tanıklığının verdiği çaresizliktir bazen… Hani dünyada bir insana duyulan aşktan daha acımazsız bir duygu var mıdır dedirten cinsten.

İlk gurbet söylemleri babaannemin ağzından dökülmüştü kulaklarıma. Başımı dizlerine koyup, yaşlanmış ama narinliğini yitirmemiş elleriyle saçlarımı tararken ne hikayeler anlatırdı kendi gurbetine dair. Ya içindekileri dökebilmek için kendisini dinleyeceğimden emin saçlarımı taramayı severdi, ya da geçmişiyle bağlantılı saçlarımı tararken aklına gurbeti getirirdi. Belki de beni babama benzetirdi ve özlemin kavuran yangınıyla onları bir bir ortalığa dökerdi. Sanki bana döktükleri kendine ilaç olacakmış gibi. Onun hikayelerinde gurbet alıştığın köyünden, kasabandan bir bilinmezliğe doğru göçmekti, uzun yolculuklardı, dağın arkalarıydı, şu denizin taa öte yanıydı. Hani gelin giderken dedemin iki köy ötedeki evine bindiği gelin atının sırtında kor kor yanan yüreğindeki sancıydı. Askere uğurlarken dedemi, kucağında tuttuğu babama sarılıp ağlamasıydı bir başına kalmış olmasının şaşkınlığında. Bir keresinde daha evliliğinin üçüncü yılına dönmeden  görümcesi Muazzez Almanya’ya gelin giderken ne gözyaşları dökmüştü bir türlü sevemediği kayınvalisediyle ilk defa aynı duyguda buluşarak. Bacısı bellediği muhtarın kızı Asiye’nin de sevdiğine kaçtığını duyduğunda göz yaşları sel olmuştu, yine içindeki gurbeti depreşmişti ve bu duygusu kaçacağından kendisini haberdar etmemiş olmasının kırgınlığıyla birleşmişti üstelik. Amcasının oğlu Talip’in, karısını iki çocuğuyla bir başına bırakıp, gençken sevdiği Leyla’nın kocasının ölümünü fırsat bilip onunla ortadan kaybolma hikayesini de gurbet hikayelerine iliştirirdi babaannem. Onun gözünde giden, göçen, terkeden hep gurbetteydi. “Benim gibi gurbeti yaşamasın diye hiç kızım olsun istemedim, Allah da gönlüme göre verdi çok şükür” derdi, sonra birden gözlerime bakıp: “Sen şu gariban babaanneni bırakıp uzaklara gitmeyivecen de mi” derdi, hala kulaklarımda çınlayan o tatlı şivesiyle,  kendisinin beni bırakıp gerçek gurbete yani ebediyete gideceğini aklına bile getirmeden.

Oysa benim içimdeki gurbet babaannemin iki köy ötedeki baba evine hissettiklerinden ya da hayatında kendisine yakın bellediklerinin, kendi hayatlarına gidişleriyle babaannemde bıraktıkları özlemden, sitemden, anlattığı hikayelerinden daha farklı renklere büründü ben büyüdükçe. Babaannem  dönemeyeceği yere kendi gurbetine gitti, yollar onun bildiği gibi uzun değil artık; dağlar aşılmaz değil, o kafasında bir bilinmez yere koyduğu Almanya’ya bile insanlar iki saatcikte gidiyor hatta aynı gün içinde dönüyor bile. Her gün istediğini anında görüntülü görebileceğin akıllı telefonlar çıktı ama insanların birbirine vereceği ya da vermek isteceği zamanlar azaldı, yollar kısaldı derken gönül mesafeleri arttı. Ve gerçek gurbet iki gönül arasındaki aşılmaz mesafeymiş babaanne. Yanyanayken bile arana Ağrı Dağı girmişçesine uzak, en kalabalıklarda Sahra Çölünün ortasında tek başına kalmışcasına çaresiz, güneşin kendi ışınlarından ebedi mahrum edeceğine yemin ettiği kutupların ayazında donmuşçasına hain… Hani gözyaşların Muson Yağmurları kararlılığında aktığında ona bir set çekecek ne bir soluk, anlamlı bir bakışın buluşmasıyla teselli bulacağın ne bir bakış, yaslandığında enerji alış verişiyle müthiş güç alacağın ne de bir omuz bulamayışındı gurbet. Bazen avazın çıktığı kadar ses tellerini yırtarcasına, sana verilmiş bu gücü sonuna kadar müsrifçe harcarcasına, bir adım ötendekine üstelik de gözünü gözünün taa içine dikerek bağırdığın  ama sesini asla duyuramadığını anladığında boğazındaki acının, kalbindekiyle empatisiydi gurbet. Sözlerin bir ateş topu gibi havada çarpışması, birbirine bakan gözlerin bir türlü buluşamaması, kucaklaşmaların sıcaklığı birbirine bulaştıramamasıydı bazen.

Yani babaanne senin hissettiğin ve zannettiğin gibi dünyanın hiç bir yeri gurbet değil bana senin gittiğin yer kadar.  Bir de bir adım ötemdekilere senin gittiğin yere gitmişlercesine uzak hissettiğim kadar… Sen gurbete gidenin ardından özlemle bahsederken derdin ya “kulakları çınlasın” diye, şimdi senin de ruhun çınlasın e mi?

Yazar Hakkında: Gül AYYILDIZ

Fötr Şapka

İmkansızlıklar coğrafyasını en iyi tanımlayan bir doğu şehrinde, susuzluktan yarılan bir toprak...
Devamını Oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir