Hayaller Hayatlar ve Hatıralar

Yazar Hakkında: Semra AYDIN

Kafesin Ardındaki Hayat

Rüzgâr güllerini, yel değirmenlerini oldum olası çok sevmişimdir. Bir yerlerde denk gelirsem...
Devamını Oku

Eskiden herhangi bir şairin divanında rastgele bir sayfa açılır ve o sayfadaki kelimelere,  cümlelere anlamlar yüklenir, okunur ve günün nasıl geçeceğine dair tahminlerde bulunulurmuş. Buna da “tefe’ül açmak”  denirmiş,  yani kitap falı. Bir kitabı okumanın en güzel yolu bu bence. Sayfa numarasına göre değil de gönlünüze göre okumak, beğendiğiniz yeri seçip de okumak, kafanıza göre okumak. Ayrıca ben sadece kitap okurken yapmıyorum bunu, anılarımda seyahat ederken de tefe’ül açıyorum. Anılarımda rastgele gezinirken çocukluğuma denk gelen hatıralarım, zihnimde kalan kırıntıların en lezzetlileri.  Düşünmenin serbest olduğu, mutluluğun bu kadar kolay elde edildiği, yara sarmak için içten bir sarılmanın yettiği başka bir zaman dilimi hatırlamıyorum çünkü.

Kar taneleri alıcı kuşlar gibi başımın üzerinde dönüp duruyorken çocukluğumun soğuk kışlarına yolculuk ettim az önce.  Avucumun içine konan küçük bir kristalin sırtına binip zamanlar arası seyyahlık yaptım. Kestane kokulu; odun ateşli evlere uğradım, tüplü televizyonlardan siyah beyaz seslerin yankılandığı odalara misafir oldum. Sehpanın üzerinde duran kesme şekerden arakladım, tuzlu leblebi yedim. Annemin misafirler için sakladığı terlikleri giyip bir güzel dans ettim, babamın gazetesini karıştırıp radyonun uzayıp kısalan anteniyle oynadım. Geç saatlere kadar oturdum, yapılan sohbetleri dinledim. Ödevlerimi yırttım, duvarları boyadım, bahçedeki çamurla oynadım. Babamın verdiği bozuk paralarla bakkala koşup fosforlu cips paketlerinden alıp, bakkalın kapısından çıkar çıkmaz hemen oracıktaki kaldırıma oturup hepsini yedim. Hepsi de allı pullu şekerler gibi o kadar yasak ve tatlıydı ki. Çocukluğumun yapboz parçalarında kayboldum sanki. Hem daha çok gezmek hem de biran önce buradan çıkmak istiyordum. Belki de bu yüzdendir seyyahlığı sevmem. “Seyyaha rotası sorulmaz” derler ya, sebebini şimdi anlıyorum. Rotasını kendi de bilmiyor çünkü. Nerede mutluysan orada kalıyorsun, ruhun seni nereye çağırıyorsa orada şarkı söylüyorsun. Uyuyor uyanıyor, yeni bir koku, yeni bir doku hissediyorsun. Bu bazen ilk kez gördüğün bir çiçek,  bazen de her seferinde farklı bir canlıya benzettiğim bir bulut kümesi oluyor. Gözlerin daha önce gördüklerinden farklı sahnelere bakıyor, ruhun başka notalarda geziniyor. Peki o zaman yol mu, yoksa yolculuk mu güzel olan? Gördüklerin mi, göreceklerin mi mühim?

Uzun – kısa, taşlı ya da patika, sisli veyahut berrak, her yol güzel ama esas güzel olan yolculuğun hissettirdikleri. Cam kenarı, kuşetli pulman ya da eski bir koltuk hiç fark etmez. Hatta o kadar eski ki gelip geçen delikanlılar sevgililerinin ismini kazımışlar deri koltuk sırtlarına. Ama yolculuğa başlamaya karar verdiğim an raylar döşeniveriyor aniden. Rayların üstünde gölgem, duvar diplerinde hızla esen rüzgardan sonra saçımın kokusu kalıyor. Kuş sesi çufçuf sesine karışırken çelik çomak oynayan çocukların kahkahalarını duyuyorum. Her yolculukta denizlerin derinliklerine inerken inci arayan bir dalgıç gibi hissediyorum ruhumu. Her karanlık ille de karamsarlık olacak değil ya, zifiri karanlıkta buluyorum inci tanemi. Hem daha kendimi bile tanıyamamışken bunca yıl, nasıl bir başkasını tanırım ki? Ben benden içeridekiyle dost olamamışken nasıl arkadaş bulurum kendime? Rotalar çizerken kendime belki de kendimi arıyor, yaşayamadıklarımın ve yaşamak hissettiklerimin arayışına çıkıyorum. Her köşe basında bir anıma rastlıyor, selam verip devam ediyorum.

Yukarıda dönme dolaba binmiş gibi salınan kar taneleri beni çocukluğumun en sevdiğim oyunlarına götürüyor en son. Bulduğum her sopa her taş yeni keşfedilen bir kıtaya götürecek haritalar gibiydi o zamanlar. Umutla sarılırdım ağaçtan kopmuş dallara. Oyuna kimin başlayacağını belirlemek için küçük bir sopanın üzerini ıslatırdık. Bu, genelde tükürük bezlerimiz ile değnek arasında geçen kısacık buluşma sonunda gerçekleşirdi. Fırlatılan değneğin yere düşmesini nasıl da heyecanla beklerdik. Dört gözle beklenen bazen bir değnek bazen de bir taş olurdu. O minik sopa döner dururdu da yere inene kadar sanki dakikalar geçmek bilmezdi. Yere düştüğü an gözlerimiz faltaşı gibi açılır, hepimiz nefesimizi tutar ne göreceğimizi düşünürdük? Ve o soru :” Yaş mı kuru mu? ” Bilen sırayı kapar, oyuna başlama hakkını alırdı. Ne büyük mutluluk, ne onurlu zafer, ne adil bir başlangıç olurdu bu. Kimse üzülmez, bir diğerine itiraz etmezdi. Şimdi düşünüyorum oyuncular hiç değişmese de oynadığımız oyunlar çok değişti. Ön sırayı kapmak için uğraşanlar, birinciler, sandalye kapmak için yarışırken ayakkabısını düşürenler, kısa çöpü çekenler, mendili kapıp ters yöne koşanlar, bir de bir tarafı ebe diğer tarafı sobe kalanlar…

Bu içeriğin etiketleri
, , , ,
Yazar Hakkında: Semra AYDIN

Kafesin Ardındaki Hayat

Rüzgâr güllerini, yel değirmenlerini oldum olası çok sevmişimdir. Bir yerlerde denk gelirsem...
Devamını Oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir