Kaçış

Yazar Hakkında: Esra Özger BOZLAĞAN

Duvarlar ve Kanatlar

1- Bir zamanlar yeryüzünün bilinmeyen bir yerinde uçsuz bucaksız, karmakarışık bir labirent...
Devamını Oku

Uzun, koyu, boğucu bir karanlık. Yol boyunca akıp giden,nerede başlayıp nerede biteceği kestirilemeyen bir siyah… Gecenin hâkimiyetinin zamanı kavrayıp, gözle görülür her bir şeyin üstünü örttüğü kesif bir an. Ne tuhaf, diye düşündü Kumru, saatlerdir oturduğu tahta sedirden sokağa bakarken. Bu vakitlerde her şey gizlenme ihtiyacı içindeyken, insanın tüm hisleri, gerçek düşünceleri, biriktirdikleri meydana dökülüveriyordu. Birer hayalet gibi saklandıkları kuytulardan çıkıp kendilerini zorla da olsa gösteriyorlardı. İlgi bekliyor hesap soruyorlardı. Bir muhasebe anıydı gece. Sahte olanla gerçeğin, doğruyla yanlışın hesaplaşmasıydı. Ya beynini iğne gibi delen şu saat tıkırtıları? Sessizliği eğip büken, ona adeta yeniden biçim veren tik taklar bu azabın neresindeydi? Tutulan boynunu ovuşturarak yönünü kireç boyalı duvarda asılı duran saate döndü. Gözlerini kısarak baktı. Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Saatlerdir aynı şeyleri düşünüyor kafasında evirip çeviriyordu. Beklemekten sıkılmış, iç hesaplaşmalarından yılmıştı. Vicdanına yenik düşmemek için çırpınıyor ancak başaramıyordu. Her seferinde iyilik, kötülük, sadakat, ahde vefa gibi şeyler zihnine hücum ediyor, onu sıkıyor,daraltıyor göğsünde bir sancıya dönüşüyordu. Yorulmuştu. En çok kendinden. Gözleri akrep ve yelkovanın karanlık içindeki akışına kaydı. Birinin aceleciliği diğerinin ağırlığı canını sıktı. İlk kez anlamsız göründüler gözüne. Hoyratlık ve sabır aynı anın içinde ne kadar da uyumsuz, diye düşündü sedirden uzattığı bacaklarını toplarken. Ayakları buz gibi olmuştu. Soba çoktan geçmiş, ev dışardaki ayazdan soğumaya başlamıştı. Kollarıyla karnına çektiği bacaklarınasarıldı. Başını iki dizinin üstüne koyup bir ileri bir geri sallanmaya başladı. Zaman dursa şimdi, dedi. “Bir kararın başucunda zaman dursa ve ben sıcacık yatağıma girsem tekrar. Uyusam, hiç uyanmasam.” İstemsizce bir kaç adım ötesinde yatan kocasına baktı. Ağır ve dingin uykusunun içinde bir gölge gibi uzanıyordu vücudu. Göğsü yavaş yavaş inip kalkıyor,nefesi hafifçe odaya yayılıyordu. Ne iyi adamdı Hamit, diye geçirdi içinden. Tanıdığından bu yana iyiliğinden başka bir şey görmemişti. Sade, sıradan bir insandı. Sabahın erken saatlerinde uyanır bir iki lokma bir şey yedikten sonra giderdi. Her Allah’ın günü bitmek tükenmek bilmeyen bir güçle çalışır, kundura dükkânına gelen tüm ayakkabıları özenle tamir eder, boyardı. En büyük zevki müşterileri için yeni, gıcır gıcır kunduralar yapmaktı. Yapıp bitirdiği ayakkabıları teslim etmeden önce karşısına koyar uzun uzun incelerdi. Tek bir kusuru bile olmayan işine bakarken kendisiyle gurur duyardı. Kimi zaman Kumru da bundan nasibini alırdı. Hamit’in kendisi için yaptığı ayakkabıları görünce çocuklar gibi sevinir kocasının boynuna sarılırdı. Akşam olunca dosdoğru evini yolunu tutardı Hamit.Yukarda Allah var kötü alışkanlığı da yoktu. Bir cigarası vardı. Bir de sabah akşam boyuna içtiği koyu demli çayı.  Kumru akşamları demleyip de önüne koydu mu dünyalar onun olurdu. Huzurlu bir adamdı vesselam. Huzur verir, huzur bulurdu. Kumru da aslında memnundu hayatından. Tek göz evini süpürürken, kocası seviyor diye haftada bir kuru pişirirken, pencere önünde sıra sıra sardunyalar menekşeler yetiştirirken, Hamit her akşam beline kadar inen, bir tutamı hep sarı boyalı kumral saçlarını tararken memnundu hayatından. Ancak memnuniyetle mutluluk aynı şey değildi işte. Mutluluk daha başkaca bir şeydi. Başka yerlerde aranacak, bulunacak bir şey.

Yeniden derin bir iç çekti Kumru. Yavaşça kalktı. Saatlerden beri oturmaktan ağrıyan dizlerini ovuştura ovuştura odanın diğer ucunda uzanan orta kısmı cam vitrinin yanına gitti. Evlendiklerinde aldıkları en pahalı mobilyaydı bu. İçindeki türlü türlü basit küçük eşyalarıyla, yapma çiçeklerle ,kahve fincanlarıyla odanın bir tarafını o günden beri süslüyordu.Ahşap rafların en üstünde duran naylon bebeğe uzandı. Düğün arabalarının önüne koydukları gelinlikli bir oyuncak bebekti bu.Kumru zaman zaman onu indirir, tozunu alır, üstünü başını düzeltir, ona içini dökerdi. Yine ona ihtiyacı vardı. Bebeği alıp koynuna bastı. Konuşmadı bu kez. Zaten bomboştu içi. Tıpkı bu yapma bebek gibi. Cansız, ruhsuzdu. Bir evladım olsaydı,dedi içinden. “ O zaman gitmezdim. Mutluluğu onda, onun gözlerinde, gülüşünde anne deyişinde bulur kaçmazdım.”Oysa şimdi? Ayaklarını sürüyerek yeniden sedirin önüne geldi. Ümit ve ümitsizliğin karıştığı, iç içe geçtiği bir ruh haliyle ince boynunu cama doğru uzattı. Sokağı gözlemeye devam etti yeniden.Çok geçmeden yolun başından bir otomobilin homurtuları duyuldu.Birden gözleri büyüdü. Evet, işte beklediği an gelmişti. Biraz evvelki hislerinden bir an önce sıyrılmalı hızlı hareket etmeliydi. Neredeyse gün ağaracaktı. Gündüzden hazırladığı çantasını alırken belki milyon kere düşündüğü fikir tekrar üşüştü zihnine. Vaz mı geçseydi acaba? Ama hayır! Kararını çoktan vermişti. Korkuyordu, hem de çok. Ama gitmeliydi. Hem böylesi Hamit için de daha iyi olacaktı. Bundan emindi. Belki yeniden evlenir baba olabilirdi. Kendisi anne olamayacaktı madem, hiç değilse… Kumru bu düşüncelerle Hamit’e iyilik ettiğini düşünüyor ahde vefasını böyle gösteriyordu. Fakat sadece kendini kandırıyordu. Kaçıyordu. Bir kaneviçe gibi yıllardır işlediği yalnızlığından mı, yoksa kötü bellediği kendinden mi ayırt edemeden kaçıyordu. Çabucak paltosunu geçirdi sırtına. Cebindeki anahtarları askıya bıraktı. Artık onlara ihtiyacı olmayacaktı. Ayakkabılarını giydi. Naylon bebeğini çocuğuymuş gibi sıkı sıkı kucağına bastırdı. Bir hayal gibi, bir iz gibi, sanki hiç olmamış gibi sıyrıldı kapıdan. Sarı bir taksi yavaş yavaş aydınlanan sokakta sabırsızlıkla onu bekliyordu. Bir kaç adım attıktan sonra durdu. Son bir defa ufacık evine, yeşil boyalı çatlak beton duvarlarına, uslu uslu açan çiçeklerine veda etmek istedi. Yönünü dönerek baktı geride bıraktıklarına. Gözlerini her bir ayrıntıda gezdirdi. Boğazında düğümlenen yaşları akıtmamak için yumruklarını sıktı. Boyalı tırnakları avuçlarını deliyor içindeki yangın daha gitmeden büyüyordu. Bu sırada göz göze geldi Hamit’le. Hayal görüyorum zannetti önce. Değildi. Kocası pencerenin ardından onu seyrediyordu. Kıpırtısız, hissiz öylece bakıyordu. İnanamadı. Bulunduğu noktada çakılıp kalmıştı Kumru. Hemen taksiye binip gitmesi gerekirken bir türlü kıpırdayamıyor, kocasının bakışlarından kendini kurtaramıyordu. Ne vardı bu bakışlarda? Hayal kırıklığı, öfke,hüsran, sitem? Hiçbiri. Sadece koca bir boşluk ve yabancılık. Kaç yılık kocası bir yabancıymış gibi kaçışını izliyordu.Neden dışarı çıkmıyor, nereye diyerek hesap sormuyordu? Neden kolundan tutup eve götürmüyordu? Nasıl olabilirdi böyle bir şey? Yoksa kocası izin mi veriyordu kaçışına?Olabilir miydi? Kaçacağını önceden biliyor olabilir miydi? Razı mıydı yoksa buna? Eğer öyleyse bu bir kaçış değil gönderilişti. Düpedüz kovulmaktı. Yumruklarını şaşkınlıktan açılan ağzına götürdü Kumru. Haykırmak üzereyken tuttu kendini. Bu kez gözyaşları istemsizce akıyor gömleğinin yakasını ıslatıyordu. Derhal gitmeliydi buradan, hem de hemen. Yönünü dönerek adımlarını hızlandırdı. Kendisini beklemekte olan taksiye binerek uzaklaştı. Çift kişilik bir yalnızlıktan tek kişilik bir yalnızlığa doğru kaçtı.

Yazar Hakkında: Esra Özger BOZLAĞAN

Duvarlar ve Kanatlar

1- Bir zamanlar yeryüzünün bilinmeyen bir yerinde uçsuz bucaksız, karmakarışık bir labirent...
Devamını Oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir