Kahramanı(m) Olur Musun?

Yazar Hakkında: Gül AYYILDIZ

Kahramanı(m) Olur Musun?

  Dünyanın tüm ağırlığı üzerlerine binmişçesine aşağıya doğru meyillenen, yukarı çıkmak için...
Devamını Oku

 

Fotoğraf: Gül Ayyıldız

Dünyanın tüm ağırlığı üzerlerine binmişçesine aşağıya doğru meyillenen, yukarı çıkmak için direnen göz kapaklarının müthiş gerilimiyle mücadele ediyordu. Şu an sınıfta olmasa da hayatın bir dolu telaşesinden, kendi hayallerinin iç sesinden sıyrılarak ruhunu azat edip, çıtır çıtır yanan bir şömine kenarında karnı tok bir kedi gibi kıvrılıp huzurla uyusa  diye geçirdi içinden. Neyin ihtiyacı içerisindeysek o duygu paha biçilmezdi ya, işte hayalindeki tablo şu an tam da öyleydi. Aldığı dersin günün yorgunluğunun  vurduğu akşam saatlerine denk gelmesinden mi, yoksa her zamanki gibi Profesör Hunter’ın narkoz etkisi yaratan düşük ses tonununa hiç bir vurgu ya da duygu katmadan etkisiz bir üslupla üstelik de sınıfın aydınlatmasını kısarak ve dizindeki problemden dolayı oturduğu yerden hiç kalkmayarak ders anlatışından mı kaynaklandığını bilemedi. Arkada oturmanın avantajını kullanarak uykusunu dağıtmak için dikkatini sınıftaki diğer öğrencilerde gezindirdi. Herkes farklı bir meşgale içerisindeydi: kimi önündeki bigisayardan bir ayakkabıya daha sahip olabilmenin açlığında teknolojinin fırsatlarını da kullanarak ayakkabı satın almaya çalışıyor, kimi elindeki telefonuyla sık tekrarlanan her şeyin insanı o konuda mükemmelleştirdiği aşikar olan parmaklarını  hünerlice kullanarak sanal dünyada yazışıyor, kimi yanındakiyle çok da önemli olmadığı bariz olan bir konuda sırf zaman doldurmak için fısıldaşıyor, kimi de benim gibi bedeni sınıfta, ruhu başka diyarlarda dolaşıyordu. Sınıfta gezinen gözleri Isabella üzerine gelince aradığını bulan radar gibi yavaşladı ve onun üzerinde sabitlenerek onu incelemeye aldı. Altın oran denilen ve evrende göze güzel görünen herşeyde mevcut olan fi ölçüsüne fazlaca sahip bir kızdı Isabella. Görünüşü güzel bir manzaraya bakar gibi baktıkça bakma isteği doğuruyor, adeta insanı kendi çekimine davet ediyordu. Kendisi ne kadar farkındaydı bilinmez ama beğeniyle bakan bir dolu gözün onda bir süre takılı kaldığına daha önce şahit olmuştu. Güzellik anlayışı kişiden kişiye göre değişse de bu oran fazlaysa bir çok insanda aynı etkiyi yaratabiliyordu. Tüm bunlar aklından geçerken Profesör insafa gelmiş ya da sınıfın ortamdan bağımsız başka alemlerde olduğunu farketmiş olmalı ki dersin akışını bir anda farklı bir yöne sürükleyerek: Büyük kitleleri peşinden koşturabilen, ya da bir insanı içten etkileyen, kalpleri ya da düşünceleri transformasyona uğratabilmiş lider özelliğine sahip kendi dönemlerinin ve takipçilerinin kahramanlarından söz edelim dedi. Herkes kendi kahramanını seçsin ve onun hangi özelliğinden etkilendiğinden  bahsetsin şeklinde her zamanki nazik tavrıyla, insanı rahatsız etmeyecek şekilde komut verdi.  Konu muhteşemdi. Aşağı düşmeye meyilli göz kapakları konunun kendisinde yarattığı heyecandan olsa gerek bir anda düğmesine basılmış bir asansör gibi hızlıca yukarı çıktı. Daha düşünme süresi dolmadan kafalarında kahramanları çok önceden belirli kişiler can simidi etkisiyle kendisine kendi kahramanını seçmek için zaman vermişti.

Sınıfta öğrenciliğin ve ideallere ulaşmanın yaşı olamayacağını ispatlayarak yapmak istedikleriyle arasına yaşı engel  koymayan, kendi ideallerinin savaşçısı özelliği gözden kaçmayan, yaşı altmış civarındaki en yaşlı sınıf arkadaşımız kendine kahraman olarak Satyagraha felsefesinin öncüsü olan ve Hindistan’ı bağımsızlığa kavuşturan Mahatma Ghandi’yi seçmişti. Onun en çok kötülüğe ve haksızlığa karşı şiddet içermeyen, insanı incitmeyen, o dönemdeki kanlı savaşların inadına barışçıl başkaldırısını sevmişti. Ghandi’yi, söyledikleriyle yaptıkları çelişmeyen düzgün karakterinden, yaşam felsefesinden ve yaşadığı toplumu aydınlığa ulaştıracak doğru yönlendirmesinden dolayı kendine ilham kaynağı ve idol seçmişti.  Kahramanına dair kalbindeki sevgiyi yüzüne ve titreyen sesine yükleyerek Ghandi’nin her zaman ettiği ve kendisindeki etkisinden dolayı ezberlediği duayla sonlandırdı konuşmasını, kendisini pür dikkat dinleyen arkadaşlarının bakışlarından aldığı hazla:

” Tanrım! Güçlülerin yüzüne gerçeği söylemek için ve zayıfların alkışını ve sevgisini kazanmak için ve yalan söylememek için bana yardım et. Eğer bana para verirsen mutluluğumu alma, ve eğer bana güçler verirsen muhakeme yeteneğimi çıkarma. Görünenin diğer yüzünü tanımama yardım et. Benim düşüncelerime katılmıyor diye bana karşı olanları hainlikle suçlayarak, onların karşısında suçlu duruma düşmeme izin verme. Kendimi sever gibi diğerlerini de sevmeyi ve diğerlerini yargılıyormuş gibi kendimi de yargılamayı öğret bana. Başarılı olduğum zaman sarhoşluğuma, başarısız olduğumda da umutsuzluğuma izin verme. Hoşgörünün güçlerin en büyüğü olduğunu ve intikam arzusunun zayıflığın ilk görünüşü olduğunu öğret bana. Eğer paradan yoksun bırakırsan bana umudu bırak. Eğer beni sağlık bağışından yoksun bırakırsan, inancın lütfunu bırak bana. Eğer insanlara zarar verirsem, özür dileme gücünü ver bana. Tanrım! Eğer ben seni unutursam sen beni unutma.” Her gün bu duayla inandığından, inandıklarını istemenin güven duygusunda olan kahramanı, Ghandi’yi, hürmetle anarak,  kapalı olan gözlerini hafif aralayarak kahramanını bir kez daha anlatmış olmanın hazzında ve hafifliğinde söz sırasını bekleyen bir diğer arkadaşına bıraktı.

Afrikan-Amerikan kökenli siyahi arkadaşımız haksızlığa uğradığına inanan ve bu insanlık suçuna karşı savunmasını yıllardır yapan deneyimli bir insan edasıyla kendine kahraman olarak kendi ırkından gelen Martin Luther King’i seçmişti. Yaşadıkları ülkede ikinci sınıf görülen, bindikleri otobüste dahi beyaz biri ayaktayken oturma hakları olmayan,  sırf renklerinden dolayı aşağılanan, beyazların gittiği okullarda eğitim hakkı tanınmayan, beyazların çocuklarıyla dahi arkadaşlık yapmalarına izin verilmeyen, bir çok haktan men edilen bir ırkın başkaldırısını yapmıştı Martin Luther King.  Anlatmak istediklerinin açlığında ve telaşında kendi kahramanının kendini farketmiş ve inanmış toplulukları kalbinden vuran cümlelerini hızlıca onu ilgiyle dinleyen arkadaşlarına sıralamaya başladı:

“İnsanoğlunun kalbi bir değirmen taşıdır; oraya öğütülecek bir şey koymazsanız kendi kendini öğütür. Bir insanın asıl ölçütü, rahat ve refah zamanlarında nerede durduğu değil, münakaşa ve mücadele zamanlarında nerede durduğudur. Sevgiye saplanıp kalmaya karar verdim; Nefret, taşıması çok ağır bir yük. Karanlık karanlığı def edemez: bunu sadece ışık yapabilir. Nefret nefreti def edemez: bunu sadece sevgi yapabilir. Yaşamımız önem verdiğimiz olaylara karşı sessiz kaldığımız gün son bulmaya başlar. Beni korkutan kötülerin baskısı değil iyilerin kayıtsızlığıdır. Bir sorunu çözmenin en iyi yolu, nedenini yok etmektir. Ya birlikte kardeş gibi yaşamayı öğreneceğiz, ya da aptallar gibi öleceğiz. Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik, ancak kardeşçe yaşamayı unuttuk. Hayatın en ısrarcı ve acil sorusu şu: Başkaları için ne yapıyorsunuz?”

Martin Luther King hümanist yaklaşım sergileyebilen tüm insanlığın kahramanıydı.  Ezilmişliği iliklerine kadar hissetmiş, genlerinden getiriyorlarmışçasına bir sonraki nesillere aktarmış daha aşağı bir ırk olma duygusunu üzerlerine giydirilmiş demir bir gömlek gibi nesillerce  taşımış bir ırkın kahramanıydı o. Siyahi ırktan gelmese de haksızlığa uğrayanın yanında olmayanın bir gün sıranın kendisine gelebileceğinin bilincinde adil insan olabilmeyi becerebilmiş hümanist insanların da kahramanıydı o.

Söz sırası merakla beklediğim fiziksel güzelliği ölçü alan değer yargısındaki her insanda içsel güzelliği keşfe ihtiyaç dahi duymadan etki yaratabilen Isabella’ya gelmişti. Isabella  sınıftakilerden farklı olarak : “Benim kahramanım Daniel” demişti. Ben beynimin bir önceki konuşmalardan alışkın düşünce şeklinde tarihteki Daniel’in kim olduğunu hızlıca düşünürken onun bambaşka şeylerden bahsettiğini farkedince beynimi boşa yorduğumu farkederek ve bu düşüncemden vazgeçerek  kalbimle Isabella’yı dinlemeyi seçtim. Daniel’den bahsederken güzel yüzüne sevginin ışığı, ses tonuna coşkusu ve gözlerine güçlü hislerinin buğusu vurmuştu sanki. Daniel ile şu an hemşirelik yaptığı hastanede kesişmişti yolları. Yaşadığı ülkede özellikle gençlerin kariyer peşinde, gelecek endişesinde ya da hedonik bir hayatın hevesinde bir yarış atı gibi koşturan yaşam felsefesinin inadına Daniel haftasının iki gününü Isabella’nın hemşire olarak çalıştığı hastanede yatan kimsesiz çocukların kimsesi olmaya ayırmıştı. Isabella, çalıştığı bölümde yatan kimsesiz çocukların sağlık takibini yapmak için girdiği odada, gece saatlerinde  duygularını vücut diline yükleyerek karşısındaki çocukla çocuk olurcasına heyecanla anlattığı hikaye ile tanımıştı  Daniel’i, ileride hayatının anlamı olacağını bilmeden. Onun, kimsesiz çocuklara kendilerini daha iyi hissettirmek için  düzenli olarak ayırdığı zamanı ve gönüllü çabası Isabella’nın gözünde onu kahraman yapmıştı, sevgiye ve ilgiye aç çocukların gözünde kahraman yaptığı gibi. Isabella kahramanlığı, kahramanlığa ihtiyacı olan insanların hele de kimsesiz çocukların hayallerine, kalplerine dokunabilmekle ölçmüştü. Kahramanlık, bireysellikten çıkıp elinden gelebilen her hangi bir konuda, kendine en uygun bir formda,  hayata çıkarsız katkı sağlamaktır diyerek herkesin birilerinin kahramanı olabileceğine davetiye çıkarmıştı. Günümüz genel değer yargısı olan görsel güzelliği ile alabileceği tüm ilgiye aldırmayıp daha yirmili yaşlarda ruhunu zengin değer yargılarıyla besleyebilmiş, seçimlerini insanlığa katkı üzerinden ölçebilmiş bir insan olduğu için benim kahramanım da kendisi olduğunu bilmeyerek konuşmasını sonlandırmaya hazırlandı Isabella, şu an Daniel’in nişanlısı olduğunu gururla ekleyerek. Sınıf arkadaşlarımın daha Daniel’i tanımadan sevdiklerini, onunla mutlaka bir gün tanışmak istediklerini,  Isabella’ya ve bir dolu çocuğa kahraman olabildiği için kendilerine ilham verdiğini ifade etmeleri ve Profesör Hunter’ın da Daniel’i kıskanmadan edemeyeceğini şaka yollu söylemesiyle gevrek kıkırdamalar eşliğinde sonlandı ders. Yüreğinde hayatın bir dolu paradoxu gibi sıkıcı başlayıp heyecanla devam eden müthiş bilgi ve ilham içeren dersin hazzı, beyninde de iki inatçı soru takılı kaldı. Bu soruların biri kendine: Ben kimin kahramanıyım? Biri sana: Sen kimin kahramanısın?

Yazar Hakkında: Gül AYYILDIZ

Kahramanı(m) Olur Musun?

  Dünyanın tüm ağırlığı üzerlerine binmişçesine aşağıya doğru meyillenen, yukarı çıkmak için...
Devamını Oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir