Kanarya Denizi

Yazar Hakkında: H. Neşe KOÇAK

Hüzünlü Hikayeler

Hüzünlü hikayedir eski bir eşyanın söyledikleri. Atmaya kıyamadığım sayısız eşya, kimine göre...
Devamını Oku

“Kararımı çoktan verdim ben.”

“Sarı! Bu sefer sarı! Eminim!”

“Ah sevgili Van Gogh! Van Gogh sarısı, başak sarısı, gökkuşağı sarısı; hani şu, turuncuyla yeşilin ortasında duran, sonra… Sonra elbette kanarya sarısı, ha bir de, bir de evet, dalında titreyen…”

Tirteyen dudaklarıyla, sevdiği sarı tonlarını tekrarlayarak uyanıyordu. Vakit öğle üzeriydi. Günlerdir ilk kez birkaç saat uyumuştu. Böyle dönemlerde, uykunun zaman kaybı olduğunu düşünür, azla yetinmeye çalışırdı.  Fakat zihni, ağır bir savaştan çıkmış gibiydi. Yatağın yanındaki komidinin üzerinde duran küçük el aynasını aldı, bir yabancıyı seyreder gibi baktı elmacık kemikleri çıkmış zayıf yüzüne. Gözlerinin altındaki gri halkalara, solgun yanaklarına, dağınık saçlarına… Fakat gözbebeklerindeki ışık onu terketmemişti. Sevindi. Mani dönemlerinde, sonsuz enerjiyi bu ışıktan alıyordu.

Ağzında hissettiği acı ve kekremsi tat, gerçeklikle arasındaki, bellli belirsiz, uçuk kaçık  bağı kuruyordu. Kahverengiye çalan gözkapaklarını yeniden kapattı. Yüzünü buruşturdu. İçtiği ilaçların yan etkisinden kaynaklanan bu durumdan hiç hoşlanmıyordu. Fakat odasında, giysilerine kadar nüfus etmiş tiner kokusu, onun için  ışık, renk, umut, hayat, delilik demek olan bir iksir gibiydi. İhtiyaç anlarında ise, zamanı geri almak, hataları, bir parça bez ve biraz tinerle silmek demekti.

Gözlerindeki umut ışığını görmezden gelemezdi. Ya içininin kıpırtısı!  Başı hafifçe dönüyor, kafasının içindeki sayısız düşünce, birbirine geçiyor, bölünüp çoğalıyor, bazıları diğerlerini geride bırakıp ayaklanıyor, şekilsiz bir canavara dönüşüp hepsini yok ediyordu. Onları daha fazla dinlemedi. Bir an evvel toparlanmalıydı. Yapabilirdi. Bozbulanık bir göl suyuna benzeyen düşüncelerini berraklaştırabilir, sakinleşebilirdi, içeriden gelen konuşmalar, gülüşmeler olmasa.

“Yine gelmişler sabah sabah!” dedi.

Benzer dertlerini, her gün bıkıp usanmadan yineleyen, evrip çevirip salonun ortasına fırlatıp atarak seyirlik bir nesneye dönüştüren, üzerinde çözüm formülleri üretip birbirlerine yaslanan, bu birliktelikten güç alan, bir grup komşu kadındı içeride gülüşüp konuşanlar.

Bir fincan kahveyi bahane edip saatlerce havadan sudan konuşabilir, en sıradan bir hadise karşısında dakikalarca kahkaha atabilirlerdi. Annesini neşelendirdiklerini bilmese, şimdi gidip bir kez daha kovardı hepsini ama…

Sesleri bazen ölçüsüzce yükseliyor, kahkahaları salonun duvarlarında yankılanıyor, sonra fısıltıya dönüşüyordu. Fısıltıların arasına gizlenen merakı, acımayı, vah vahları, duyduğu zaman, gidip şiddetle odasının kapısını çarpardı.

Yine aynı şeyi yaptı, komşu kadınların seslerini duymamak için yataktan hızla kalkıp kapıyı çarptı. Arkasını döner dönmez unuttu kadınları; dedikodular, fısıltılar sustu. Şimdi içindeki sesler… Sıra onlardaydı.

“Her yer her şey sarı olacak bundan sonra. Köşe bucak, dağ taş, yer gök! Sarı dediysek, Van Gogh sarısı, başak sarısı, dalında titreyen yaprak sarısı, kanarya sarısı… Ya lityum sarısı? Ne renkti sahi lityum?”

Kafasının içinden gelip geçen fikir uçuşmaları ile yerinde duramıyor, odanın içinde, bir uçtan bir uca mekik dokuyordu. Bir kez daha gösterecekti ona inanmayanlara ne kadar yetenekli olduğunu. Hem bahar da bitmek üzereyken, renk ahenk bir yaz kapıdayken, içi içine sığmıyorken…

“Ahhh bu renkler, bu sanat, öldürüyor beni” dedi. Şimdi, sıra sarıdaydı, sıra, manideydi. Dolabını alt üst etti, sarı bir tişört buldu, kot pantolonunun üzerine  geçirdi.

“Ben çıkıyorum anne!” dedi

“Ne halin varsa gör! Senle uğraşamam ben. Boyamadığın yer mi kaldı.” dedi kapıyı aralamış, ona kaygılı gözlerle bakan annesi.

Sonra kırgın bir ses tonuyla, “yeter ki yüzün gülsün” dedi bu sefer.

Mani dönemlerinde üstüne varmayın” demişti doktor.

Ve odadan fırlayıp çıktı. Sokaktaydı. Soluğu her zaman alış veriş yaptığı,  büyük  kırtasiye dükkanında aldı. Heyecandan yerinde duramıyordu.

“Kaç tuval var elinizde? O kadar mı? Hayır yetmez, daha çok, daha çok lazım. Ya boya? Ne dediniz, sadece on tüp mü!? Ne biçim bi yer burası! Neyse, hepsini verin, ama acele edin!”

Fakat bir şimşek çaktı kafasında. Gözlerini, karşısındaki rafta duran renkli kalemlere  sabitledi. Birkaç saniye düşündükten sonra, malzemeleri paketleyen adama döndü; “Vazgeçtim boyalardan ve tuvallerden, hepsi kalsın” dedi. Uzattığı parayı çekti, çabucak cebine koydu. Ve dükkandan koşar adımlarla uzaklaştı.

Arka sokaktaki nalburun yolunu tuttu.  İkişer kutu; beyaz, turuncu, oksit sarısı, limon sarısı duvar boyası  ile yumuşak bir kaç boya fırçası aldı.   Nalburun çırağının yardımıyla eve geldiler, tiner kokan odasına koydular.

“Kocaman bir kanaryam olmalı ortada. Ve etrafında çeşitli boylarda yüzlerce irili ufaklı kanarya, birbirinin içine geçmeli. Kanat kanata vermeliler, birlik olmalılar acımasız insanlara karşı. Yumuşak, parlak limon sarısının içine yaşama sevinci veren bir parça turuncu katarsam kanarya sarısını elde ederim. Gerisi kolay. Fırçalarımın, yüzey üzerinde dans edişi kalıyor geriye. Kanaryalardan sapsarı bir deniz. Kanarya denizi!”

Herkesin uyumasını bekledi gece. İş önlüğünü giydi. Parmaklarının ucuna basarak dışarıya attı kendini. Elinde fırçalar, kova kova boyalar, sokak lambalarının solgun ışığında boyamaya başladı. Önce kocaman bir kanarya boyadı arnavut kaldırımlı taş sokağa. Gerisi kendiliğinden geldi zaten. Bir, üç, beş, on beş derken; ağaçlar, evler, yollar, kaldırımlar, direkler, camekânlar, kapılar, duvarlar boy boy kanaryaydı.

Bu bir ifade biçimiydi, bu bir sevmekti. Bu; kendini bulmaktı renklerin dünyasında ya da kaybolmaktı. Bir savaş aracıydı boyalar. Ben de varım, yaşıyorum, direniyorum” diyen.

İşini bitirdiğinde, tan yeri ağarmaya başlamıştı. Şöyle bir etrafa bakındı. Gözleri, sarıdan başka renk göremedi. Eseriyle gurur duydu. Kendinin de  ayak parmaklarından saç tellerine kadar sarıya boyandığını farketti. Birkaç sokak kedisinin şaşkın bakışlarını yakaladı, gülümsedi onlara. Bir grup güvercin, kanatlarını şaklatarak merakla indiler kanaryaların içine.  Küçük ve hızlı adımlarla gezindiler, gaga darbeleriyle kontrol ettiler.  Sonra keyifle, sarı ağaçların sarı dallarına konup  etrafı seyre daldılar.

Meraklı güvercinler, yalnız kediler, kanaryaların ressamı, başka kimsenin bilmediği bir dilde konuştular ve anlaştılar aralarında. Sonra ne mi oldu? Hep birlikte, sevinç ve mutluluk içinde, kanarya denizinin içinde kayboldular.

Sabah olup da, tuhaflığı farkedenler, üzerlerinde pijamalar, gecelikler, atletlerle, uyku mahmuru gözlerini ovuşturarak balkonlara, pencerelere koştular. Gördükleri güzellik karşısında küçük dillerini yutacaklardı az kalsın. O gerçekten büyük bir ressamdı. Hem de bir büyücü. Bu güzellik karşısında, tutulup kalmıştı seyredenler.

Tam o sırada, bir çocuk bağırdı avazı çıktığı kadar;

“Haydii, ne duruyorsunuz, atlasanıza!”

Böylece, başı önce çocuklar çekti, arkasından, onlardan cesaret alan anne babaları attılar kendilerini kanarya denizinin içine. Derken, dükkanlarının kilidini yeni açmış olan bakkal,  kasap, manav, terzi, fırıncı, el ele tutuşup bıraktılar sarı dalgaların kucağına arzulu bedenlerini. Denize dalan herkesin sırtında bir çift küçük sarı kanat beliriyordu. Yüzmenin böylesini ilk kez tadıyorlardı. Yüzmek miydi bu, yoksa uçmak mıydı kimsenin bunu düşüneceği yoktu artık.

İşte olan olmuştu, istediği buydu manik-depresif ressamın. Herkes onun ne büyük bir sanatçı olduğunu kabullenmişti. Böylece, estetiğin büyüsüne kapılıp, gerçek hazzın tadına varmışlar, bütün ön yargılarından, kıskançlıklarından, nefretlerinden, bağnazlıklarından kurtulmuşlardı. Bu bir katarsisti. Onları küçük, masum kuşlara dönüştüren bir katarsis.  Artık kimseye zarar veremezlerdi…

“Lityumunu içtin mi kızım? diye seslendi annesi.

İçmiş miydi hatırlamıyordu. Fakat çok sevdiği Van Gogh’un bir sözünü iyi hatırlıyordu şimdi;

“Bütün bunlar bir kuruntu, bir hayal midir? Sanmıyorum. Ve insan kendi kendine sorar; Tanrım bu uzun süreli mi, temelli ve herkes için geçerli olan bir ebediyet midir?”

Gözlerini kapattı ve kendisini kanarya denizinin dalgalarına bıraktı…

 

 

 

Not: Bu öykü, Ekim 2016 sayısında Hece Dergide yayımlanmıştır.

Yazar Hakkında: H. Neşe KOÇAK

Hüzünlü Hikayeler

Hüzünlü hikayedir eski bir eşyanın söyledikleri. Atmaya kıyamadığım sayısız eşya, kimine göre...
Devamını Oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir