Simit Hanım

Yazar Hakkında: Esra Özger BOZLAĞAN

Kaçış

Uzun, koyu, boğucu bir karanlık. Yol boyunca akıp giden,nerede başlayıp nerede biteceği...
Devamını Oku

Bu sabah ellerimde müthiş bir acıyla uyandım. Etim adeta yerinden kazınıyor, avuçlarıma karıncalar ısırıklar atıyordu. İğne iğne bir acı zihnime batıyordu. Can havliyle yatağımdan doğruldum. Uyku sersemi ellerime bakıp ne olduğunu anlamaya çalıştım. Fakat o da nesi? Göz kapaklarım kıpırdamıyordu. Gözlerimi açamıyordum. Yine mi, diyerek hayıflandım. Yazık ki aylardır çektiğim bir sıkıntıydı bu. Alışmıştım artık. Geceden çapaklanan göz kapaklarım sabah kendiliğinden açılamayacak kadar birbirine yapışıyor, ancak yapılan pansumandan sonra gözlerim açılabiliyordu.

Hiç değilse bu sabah kapanmasaydı gözlerim, diye geçirdim içimden. Velakin bu sıkıntının üstüne bir de avuç içlerimin sızısı da eklenmişti. Üstüne üstlük o koku. Aman Allah’ım nasıl da odayı kaplamıştı! O ağır, çürük tat. Hem odaya hem de üstüme başıma işlemişti. Midemin bulandığını, başımın döndüğünü hissettim. O kadar da söylemiştim. Ne olurdu sanki lafımı dinleselerdi. Yakmasalardı şu kınayı bana. Ama hayır!

Her arefe gecesi bayram için yapılan en önemli işlerdendi kına yakmak. Evi temizlemek, baklava, börek yapmak kadar önemli bir bayram hazırlığı idi bizim ailede. Bense bayramları ne denli seversem kınadan o denli nefret ederdim. Benim için gereksiz bir süs sarfiyatından ibaretti. Üstelik ellerden ayaklardan aylarca çıkmayan kokusuyla eziyetten başka bir şey değildi. Tabi böyle düşünen sadece bendim. Mesela kız kardeşim benim tam tersime kınaya bayılır, büyük bir heyecanla yakılacağı anı beklerdi.  Bu işlere onun kadar meraklı olan babaannem de kına yakma merasimini başlatmak için can atardı. Arefe geceleri erkekler yatar yatmaz işin başına geçerdi. Önce o toparlacık ve her daim zaten kınalı elleriyle, kınayı bir güzel karar, kıvamını tutturunca da bir kenara koyardı. Sonra sıra kına çorapları ve kına bezlerinin olduğu bohçayı açmaya gelirdi. İçinde genellikle eşleri olmayan, kimi bana, kimi babama, dedeme, anneme, yengeme, kuzenlerime ait onlarca çorap ve bir sürü parça parça beyaz bez. Hepsi de geçen bayram ki kına merasiminden sonra yıkanıp bu bohçaya konmuş olurdu.. Fakat ne kadar yıkanırlarsa yıkansınlar o keskin yerinde dururdu.

Derken kına yakma işlemi başlardı. Yalnızca aradaki lambadan sızan kör bir ışıkla, konuşulmadan kınalar yakılır, eller önce o beyaz bezlere sarılır sonra da kına çoraplarının içine tıkılıverirdi. Bu, gece kınanın bir yere bulaşmasını önlemek içindi. Sağ el, sol el derken kız kardeşim bazen ayaklarına kadar kına yaktırır, güzel tutması için dualar ederdi. Çünkü kınanın güzel tutması ailede övünülecek bir mesele idi. Ben her seferinde yalnızca avucumun ortasına bir lokmacık isterdim. O da bu kadar hazırlık boşa gitmesin diye. Oysa annem ve babaannem ısrar eder, ‘O kadarcık kınaya kına mı denir?’ diyerek nerdeyse tüm elimi kınayla kaplarlardı. Bense elimdeki o ıslak hisle dakikalarca uykuya dalamaz sabah nasıl uyanacağımı düşünür dururdum. Zira kına yakıldıktan bir süre sonra kuruduğu için avuçlara acı vermeye başlardı. Kaşıntıyla beraber büyüyen acı, eğer kına çok fazla durursa sızıya dönüşürdü.

İşte şimdi avuçlarıma işleyen acının tüm sebebi de buydu… Kendi başımın çaresine bakamayacağımı anlayınca anneme seslendim. Bayram sabahının telaşından olsa gerek ne bir gelen oldu ne de cevap veren. İçeriden tabak, çanak sesleri, bardak şıkırtıları geliyordu. Kahkahalar, bu kahvaltıya hazırlık seslerine eşlik ediyordu. Amcamın muzipliği yine üstündeydi galiba… Millete tuhaf tuhaf şakalar yapıyor olmalıydı. Tekrar, bu kez daha güçlü seslendim. Yaklaşan adımlardan annemin beni duyduğunu anladım. İçeri girdi. Telaşla yanıma yaklaştı. Sanırım gözlerimi inceliyordu.

–Amaaan! Yine mi kapanmış bunlar? Bekle dur çay getireyim.

Bir kâbus daha. İnsanların çay denilince akılların önce ne gelir? Çay demlemek, çay içmek, çay keyfi. Benim içinse çay, sabahları açılması için gözlerime sürülen biraz yakıcı bir merhemden ibaretti. Annem biraz sonra tekrar döndüğünde elinde çay tabağı ve bir parça pamuk olduğunu göremesem de biliyordum. Annem ufak dokunuşları kirpiklerimde gezindikçe rahatladığımı hissediyordum. Çayın ılık buğusu ile ıslanan gözlerim yavaş yavaş açılıyordu. Karşımda annemin melek yüzü. İçimi kaplayan huzuru bir an önce yıkanma telaşı bölüyordu.

Annem usulca indirdi beni sedirin üstüne serilmiş yatağımdan… Sonra kına bulaşmış mı diye çarşafı, yastığı, yorganı kontrol etti.

–Aferin, dedi. Temiz yatmışsın. Hadi çabuk yıka ellerini.

Kapının gıcırtıyla açılmasıyla beraber kulaklarıma o tanıdık bayram sesleri doldu. Kahkahalar, şakalaşmalar, gülüşmeler,konuşmalar. Hasılı dünya üzerinde insana huzur veren tüm mutluluklar. Sabahın içini neşeyle doldurmuştu. Bayram kahvaltısı için büyük sofralar kuruluyordu. Dedemin sabırsız sesi etrafta koşturan kuzenlerimin seslerini bastırıyordu. En geç kalkan ben olmuştum demek. Bir an önce ellerimi yıkayıp akşamdan hazırladığım bayramlıklarımı giymek için heyecanlanıyordum. İçim içime sığmıyordu. Bir de şu ellerimdeki kına bozuntularından kurtulsam. Annem koca bir leğen içinde ılık su getirmiş mutfakla banyo arasındaki betona koymuştu. Burası aynı zamanda salonla ambarımızın birleştiği koca bir boşluktu. Babaannem yemek yapmadan önceki tüm hazırlığını burada yapardı. Bazen fasulye kırar, bazen pirinç ayıklar bazense meyve soyardı. Hele yazları. Evin en serin yeri olan bu taşlıkta karpuz kesmek ve yemek hepimizin en büyük eğlencesi olurdu.

Leş gibi kokan çorapları çıkarmaya sonuna sıra gelmişti işte. Annem usulca çorapları çıkarırken etrafa küçük kına kırıntıları dökülüyordu. Ardından avuç içlerime yapışmış olan kına bezlerinden de kurtulunca:

-Artık yıkayabilirsin, dedi annem.

Ellerim ılık suyla buluşunca sızısı biraz olsun dinmişti. Yavaş yavaş yeşile dönen suyla beraber ellerimin rengi de açığa çıkmıştı. Yıkama işimi bitirdiğimi gören annem tekrar yanıma geldi. Ellerimi kurularken:

– Bu sene her senekinden güzel tutmuş, dedi.

Sevinsem mi bilemedim. Bu arada çoktan ellerini yıkayıp kınalarına kavuşmuş kız kardeşim geldi. Kim bilir sabahın hangi saatinde kalkmıştı. Ellerinde kınanın bıraktığı kırışıklıklar bile kalmamıştı. Kardeşim dikkatlice ellerime baktıktan sonra:

-Benimkinden güzel tutmuş, dedi.

–Ben de seninkine bakayım, dedim.

Neredeyse her parmağında yüzük takılı süslü ellerine baktım. Onu mutlu etmek için:

-Yoooo! Çok güzel tutmuş, dedim.—Hadi ne bekliyorsun üzerini giysene, dedi.

Haklıydı. Hala pijamalarımla duruyordum. Hemen odaya geçtim. Annem yatakları kaldırmış odaya eski düzenini vermişti. Üstelik odayı havalandırmıştı da. Giyinmeye başladım. Üzerime geçirdiğim her parça; bluz, çorap, etek, ayakkabı… Hepsi de ayrı bir keyif veriyordu bana ama en çok da şu kelebek broş. Onu da yakama iliştirdikten sonra artık hazır sayılırdım. Annemin ıslatıp bıraktığı tarağı aldım. Aynanın karşısında saçlarımı tararken bu kez amcam geldi odaya:

– Ooo ! Simit Hanım bu ne güzellik! Gel bakalım, seninle ilk bayramlaşan ben olmalıyım, dedi.

O bana kendimi bildim bileli böyle seslenirdi: Simit Hanım. Zamanla bu lakap sadece onun değil ailedeki herkesin diline dolanmış, bir süre sonra da neredeyse adımın yerini almıştı.

—Bayramın mübarek olsun amca, dedim. Ellerinden öpmeye yeltendim ama o müsaade etmedi. Sevmezdi o bu adetleri. Biliyordum.

—Gel bakalım ben seni öpeyim, dedi. Yanaklarıma birer öpücük kondurdu.

Birlikte salona doğru geçerken artık avuç içlerimin sancısını hissetmiyor, çocuk kalbimi bayram neşesiyle dolduruyordum.

Yazar Hakkında: Esra Özger BOZLAĞAN

Kaçış

Uzun, koyu, boğucu bir karanlık. Yol boyunca akıp giden,nerede başlayıp nerede biteceği...
Devamını Oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir