İncelikler

Yazar Hakkında: Cemil Er

İncelikler

9 KORKU Bir şehir tuzla buz olmuş Çocuklar var dediler; koştum, bir...
Devamını Oku

6

Öğleden sonra Cours Molière Lisesinin bahçesinde telaşlı bir kalabalık vardı. Evelia, “Hikayeni böyle ayrıntılı anlatabilirdim,” diyerek bir zarfa koyduğu mektupları Alexandre’ye vedalaşırken vermişti. Böylece bu yaptığı hem bir iç dökme hem de günah çıkarma olacaktı. Yeni hayatına adım atmadan önce zarfa kaygıyla baktı Alexandre. Sonra bir tebessüm aralığında sanki hatırasından uçup gidecekmiş endişesiyle bahçede uçuşan kuşlara, yıpranmış masalara, gövdesi neredeyse beli kadar kalınlaşmış ağaçlara veda etti. Duygusal yapısıyla yarattığı girdaplarından, öğretmeninin telkinleriyle başa çıkabildiği zamanlarını anımsadıkça dışarıda ona ihtiyaç duyacağını anlıyordu. Geçmişinin yükünü paylaştığı birinin varlığı ona güç vermeye başlamıştı. “Belki de bu yüzden ellerimi tuttuğunda onu annem gibi hissettim,” diye düşündü. Duygulandı… Tüm bu ayrılık sahnesinde gözlerinde biriken yaşları gören Rousseau, dostunun yanına yanaşıp onu teselli etmek istercesine “Dünden bu yana bir şeyler var sende biliyordum. Ne olduğunu da anlatmıyorsun… Bak, bizim için yeni bir hayat başlıyor. Bu duygusallığı gören de kaybettiğin mühim bir şey olduğunu sanır.” Muzipce yumruğunu sıkıp pazusunu göstererek “Biraz güçlü durmalısın…” dedi. Evet, kaybettiklerim var demek istediyse de sustu Alexandre. “Sen demiyor muydun, buradan bir an önce çıkmamız gerek… Yeni anılar yaratıp yeni insanlar tanımalıyız. Hatta başka şehirlerde dostlar edinmeliyiz.” Sonra sevgi dolu bakışlarıyla omzunu sıkarak dostunun. “Ne oldu da bu hale geldin?” diye üsteledi. Zihnini kurcalayan düşüncelerini anlatabilse de bir anlamı olacak mıydı bilemedi. “Haklısın sanırım…” demekle yetindi. Duyguların, kelimelerle karşılığının nasıl da yetersiz kaldığını anlıyordu. “Duygular…” dedi Rousseau’dan kaçırdığı gözleriyle öğretmenini arayarak… “Düşüncenin gücüyle birleştiğinde, tüm hâkimiyeti eline alan, benliğimizi bir geleceğe hazırlayan…” diyebildi belli belirsiz bir mırıldanmayla…

***
Güneş, Eyfel Kulesi’nin demirlerinde pırıltılar bırakarak batarken bir dönemi geride bırakan faytondaki iki dost, aynı anda çığırtkan sesiyle geçen bir martının Sen Nehri’ne doğru aceleyle uçtuğunu gördü. Bakışları onları bir balıkçı teknesinin üzerine doluşmuş diğer martılara kadar götürdüğünde şehrin batı yakasına yaklaşmışlardı. Bakımsızlığın, hastalıkların, zayıf ve yaşlı bedenlerin Paris’in bir irini gibi aktığı evlerin arasında ölümü taşıyan ağır bir isin kokusunu aldılar. Kölelerin, ırgatların ve gemi işçilerinin ağırlıklı yaşadığı bu bölge, Alexandre’nin de çocukluğunun geçtiği mahalleydi.

“Anılar yok olmuyor aslında tam aksine ölmemek için direniyorlar,” diyerek sessizliği bozdu Alexandre. “Annemin bir kenarda içli içli ağlamasını, kendi yemeğini de benimle paylaşmasını ve koynundan çıkardığı fotoğrafa saatlerce kıpırdamadan bakıp uyuyakalmasını bir türlü unutamıyorum. Çocuk aklım bunlara pek anlam vermezdi ama artık öyle mi..? Meğerse her şey zihnin derinliklerinde irdeleneceği zamana doğru ağır ağır ilerliyor. İnsan bunlarla nasıl baş eder? Bir de Evelia öğretmen… Dahası şu zarf… Kim bilir daha neler çıkacak ve ben, annemin yüreğime öylece koyup gittiği ‘mutlu ölmeyeceğim’ korkusunu aşamayan biri olarak daha ne sorunlar yaşayacağım..?” Rousseau, dostunun söylemeleri ile uzaklara dalmıştı. Babasının, fikirleri uğruna kapısına ölümü çağırması ve annesinin intiharı… İkisi de şehrin onlara ağır bir hüküm verdiğini hissediyordu. “Bir kişi daha yaşıyor benliğimizde. Belki de o kişi bizi korumaya çalıştığı için var oluyor belki de korkuları ve muhtacı olmayanlar için o kişi hiç var olmuyordur… Saçmalıyorum sanırım…”
“Hayır ne saçmalaması. Belki de seçimlerimizdir senin benlik dediğin.”
“Zamanla kötü anıları iyileşecek sanman ne çocukça bir düşünceymiş…” dikkat kesilerek dinleyen dostuna dönerek “O dönemlerimi babama dair bir şeyler bulmanın umudu içinde geçirdiğim zamanlarım oldu. Yeni kişiler tanıyıp günübirlik arkadaşlık kurardım. Belki de öyle avunurdum… Şehir merkezinde gezmediğim sokak ve dükkan kalmamıştır.” Katedral tarafına doğru işaret parmağını uzatarak “Şu bölge, yani Concorde Meydanı’nın çevresindeki dükkanlar,” dedi. “Ama inan, hiçbirinin umurunda değil yaşananlar. Yani savaş… Varsa yoksa dertleri bir şeyler satmak, yiyip içip eğlenmek. Gerçi halen de öyle değil mi? O zamanlar yaşım daha on bir. Hatta okulun tatil zamanlarında şehre gidip bu alışkanlığımı devam ettirdim.” Hınzır bir tebessümle “Senin bunlardan haberin olmadı tabi ki. Söyleyemedim sana… Gizlemek istediğimden değil inan söylemeye gerek duymadım. Neyse… İşte ben o zamanlar böyle oyalanırdım. Bazı şeylerin kaçmak onları düşünmemek iyi de geliyordu. Ama hayat, hiçbir şeyin durağanlık içinde ilerlemediğini hemen gösteriyor. Çünkü bir sabah artık annemin uyanmayışına şahit oldum. Ölümün ne olduğunu bildiğim halde uyanması için saatlerce yanı başında yalvarmıştım. Komşularımız beni, annemin dizlerinde baygın uyurken bulmuş. En net hatırladığımsa ne biliyor musun, annemin yüzü; hüzünle çökmüş bir yüzde açık kalmış gözlerinin içindeki o karanlık… Ben hâlâ bana bıraktığı o karanlığın, o yalnızlığın içinde gibiyim. Ölmüş bir kişi huzura kavuşur derler ya hani ve yüzü o huzurun aynası gibi olur… Bunun koca bir yalan olduğunu anladım o an, annemin yüzünde mutsuzluğu haykırmıştı.” Bunları zorlukla söylerken hıçkırıklara boğulan dostuna “Tamam, neden bunları daha önce anlatmadın ki bana. Şşş…tamam, sakin ol,” diyerek sarıldı Rousseau. “İyiyim tamam, iyiyim…” diyerek anlatmaya devam etti. “Aynı gün alelacele gömdüler onu. Sonraki birkaç yıl sokaklar evim olmuştu. Bir gün nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde kendimi bu okulda buldum. Sabah öğrendim. Evelia aldırmış beni okula. Biliyor musun o zamanki aklımla çok kızmıştım beni buraya kapatmalarına. Ama sonra…” derken biraz duraksayıp uzaklara bakarak düşündü. “İyi ki geldim buraya, seni tanıdım daha ötesi var mı?” Gözyaşlarını silerken “Haklısın sanırım, bak şu küçük tepeyi görüyor musun, ikimizin de yeni bir hayatın başlangıcında aşılması gereken son engel belki. Kim bilir ardında hangi sürprizleri saklıyor bize. Atacağımız adımlar bizi geçmişin acıtan anılarından uzaklaştırırken yeni anılara da götürecek… Güzel anılara… Değil mi Rousseau?”
Bir inancın ışığı, bir iradenin gücü parladı gözlerinde ‘Ruhu, mutlu hislere taşımanın vaktidir,’ diyen kalplerinin sesini duyar gibi oldu faytoncu.

1
1
Bu içeriğin etiketleri
, , ,
Yazar Hakkında: Cemil Er

İncelikler

9 KORKU Bir şehir tuzla buz olmuş Çocuklar var dediler; koştum, bir...
Devamını Oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir