Kır(ılg)an Kelimeler

Yazar Hakkında: Gül AYYILDIZ

Zamanın Kumları Üzerindeki Ayak İzleri

“Kış ortasında içimde mağlup edilemez bir yaz olduğunu fark ettim.” derken her...
Devamını Oku

“Herkesin kırılmışlıkları vardır. Meleklerin bile…”
Fotoğraf: Gül Ayyıldız
Yine kelimeleri kınından çıkarmış, üstelik her birini içindeki öfkeyle soslamış, kadının neresine geleceğine, nasıl bir etki edeceğine zerre kadar aldırmadan hoyratça savuruyordu adam! Havada cam kırıklarına dönüşen kelimeler menziline hiç şaşmadan ulaşıyor ve orada onarılması derin yaralar açıyordu. Değişimin virajlı kıvrımlarında savrulan, elde ettiklerinden narsistçe özgüven depolayan, ruhunun bataklığında biriktirdiği onca duygunun basıncına daha fazla dayanamayan adamın çevik hareketler çizen ağzına şaşkınlıkla bakıyordu kadın. Şaşkınlığı yılların içinden geçerken, zamanın ve içinde barındırdıklarının bir insanı nasıl böylesine bir evrime sürüklediğiydi. “Zaman” kısacık bir kelimeydi ama yaşamın tüm gizemi onun içinde değil miydi?
“ Bir valizlikmiş bu kent,” deyip, o yola ait arayış ve beklentilerini de içine tepiştirip, sahip olduklarından cahil cesaretiyle bir çırpıda vazgeçip, yaşadığı şehri terkederken, onunla yeni bir yaşama yelken açarken hissettiği onca duyguyu anımsadı kadın. Kalbine beyaz, yumuşacık kanatlar takan, içinde umut üflenmiş rengarenk balonlar uçuşturan, onca duygunun kahramanı değil miydi kelimelerinden zehir damlatan yaşamının ortasındaki işte bu adam? Geçmiş bir zaman diliminde kalpten kalbe giden en güçlü köprüler o kelimelerin duyguya dönüşümleriyle inşa edilmemiş miydi? Oysa şimdi bu kelimelerden herkes kendi yalnızlığına giden patikalar inşa ediyordu. Aynı harflerin farklı dizilimi miydi bu çıldırtan çelişkinin adresi? Dışarıda görse asla dikkatini kaydırmayacağı bir tip olan adamı ortak bir drama dersinde tanımıştı kadın. Görüntüye takılmadan, ötesindeki ruhu tanımak için can atmıştı. Yazdığı diyaloglardaki bir duyguyu aktarışı, yükseltip-alçalttığı sesini duygunun rengine göre kıvrım kıvrım kıvrandırışı, adamın ruhundaki perdeyi rüzgar etkisi gibi havalandırmış ve gördüğü manzara karşısında adeta bir ruh çarpışması yaşamıştı kadın. Meğer ne çok susamıştı labirentleri sanatla incelebilmiş bir varlığı hayatına davet etmeye. Zamanla ilmek ilmek dokunan ilişkilerinde, ruhlarını birlikte boyamışlardı birbirlerinin renklerine. Nice yıllar eskitmişler, nice dost sofralarında demlenmişler, sevdiklerini ebediyete uğurlamanın baş olmaz sancılarını birlikte göğüslemişler, nice yollar gitmişler, hayatın en kuytu detaylarını birlikte keşfetmişlerdi.
Fakat İlişkiler de tıpkı insanlar gibi zamanın evrim gücüne tabilerdi. Doğadaki tüm haller gibi bazen eser-gürler, bazen çiçeğe döker, bazen kabarıp-dalgalanır bazen de süt-liman kesilirler ama özündeki o sevgiyle çeperlenmiş özel dokuyu yıpratmadan ilerleyebilenler ebediyete taşınmayı becerebilirlerdi. Birbirini bulmak zordu, tüm farklılıklara rağmen güçlü duygularda kalmak daha zordu, ama değişimin sancılı etkisine, tüm çelişkisine rağmen ömrü birlikte tamamlamaya gönüllü olmak en zordu…
Kelimelerin ağır darbelerini almış kadın, bu kelimelerin dönüştürdüğü duygularla başa çıkamıyor, yaşadıklarından zerre pişmanlık da duymuyordu. Bugünkü kişiye dönüşebilmesi için o yolları yürümesi, o müthiş çelişkilerden geçmesi, iliklerine kadar acıya değmesi gerektiğini biliyordu tıpkı yerinde bir vazgeçişi bildiği gibi… Yaşamda bizi içine hapseden tuzağın sahip olduğu tek güç, öncelikle bizi kapana kısılmaya götüren kavrayış şeklimiz değil miydi? “
“Bir valizlikmiş bu kent,” deyip, yaşanmışlıkların o zengin deneyimini yüklenip, kelimelerin, duyguya evrilerek kangren yaptığı ilişkiden gitmeyi seçiyordu. Kelimeleriyle gönül inşa eden adam, harflerin farklı dizilimiyle inşa edilen her şeyi bir bir mahvettiğini belki de hiç göremiyordu. Geçmişten adamın dilinden, sıkça dökülen o şiirin ezgisinden cümleler uçtu: “Sen gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider. Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında…Gidersen kim sular fesleğenleri
Kuşlar nereye sığınır akşam olunca. Gidersen kar yağar avuçlarıma. Bir ceylan sessizliği olur burada aşklar.. Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür. Bir tufan olurum sustuğun her yerde” ve kadının gözlerinden bedeninden kaçarcasına iz bırakmadan, kirpiklerini bile ıslatmadan akan o damlacığın üzerine kondu…Geride bıraktığı kentin yıkılmayacağını da, kuşların gitmeyeceğini de, adamın avuçlarına kar yağmayacağını da, fesleğenlerin solmayacağını da biliyordu. Zaten içini kuşatmış sevgi öyle bencil duygular hiç besletmemişti. Acıyan yerlerinin nedeni adamın, şartların ve duyguların değişkenliğindeki o baş olmaz çelişkiydi…Sevgi kendi derinliğini bilmezdi ayrılık vakti gelip çatana kadar. Bu hep böyleydi. Kadın… Adam…
Bu içeriğin etiketleri
, , , , ,
Yazar Hakkında: Gül AYYILDIZ

Zamanın Kumları Üzerindeki Ayak İzleri

“Kış ortasında içimde mağlup edilemez bir yaz olduğunu fark ettim.” derken her...
Devamını Oku

4 Comments

  • Sevginin yıpranmasını gerçekleştiren kelimelerin gücünü çok güzel ifade etmişsiniz.Dilinize ve kelimelerle danseder gibi cümle kurmanıza gıpta ediyorum.Yüreğinizden öpüyorum

  • Kadirşinas sevgilerin azalmış olduğu şu dönemde, yazınız da bu konuya vurgu yapmış. Her kadının yaşamış olduğu duyguları çok güzel anlatmışsınız. Kelimelerinize sağlık.. Diğer yazılarınızı da bekliyorum..

  • Son zamanlarda dergide yazıları dikkatimi çeken, kelimeleri tasvir ederken süslemeyi de ihmal etmeyen ,kisiyi yazarın hayal dünyasına girmesini kolaylaştıran akıcı yazılarınız için teşekkürler.

  • ”Meğer ne çok susamıştı labirentleri sanatla incelebilmiş bir varlığı hayatına davet etmeye.” yüreğinize sağlık, çok lezizdi..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir