Toz İçinde Yolculuk

Yazar Hakkında: H. Neşe KOÇAK

İtiraf Ediyorum

İki karanlık ve soğuk kış günü geçti üzerinden. Önce fırtına esti bir...
Devamını Oku

Kayseri’den İstanbul’a doğru uzun bir yolculuğun başındaydım. Bozkırın sert, soğuk yüzü, bitmek bilmiyor, sarı ve kahverenginin hâkim olduğu göz alabildiğine uzayıp giden ovalar, çatlamış topraklar, kuru toprağa tutunmuş çalılar, tek tük göze çarpan solgun ağaçlar, bir tutam yeşil ot bulabilmek için uğraş veren koyunlar, keçiler derken, değişmeye niyetli görünmeyen manzarayı temaşa etmek pek de keyif vermiyordu. Okumak için bundan daha iyi biri fırsat olamazdı. Yanıma aldığım birkaç hikâye kitabına göz gezdirdim ve kararımı verdim.

Rasim Özdenören; “Toz”

Ne ilginç bir kitap ismiydi böyle! Herkesin bildiği, her yerde sonsuz miktarda bulunan rahatsız edici “toz” üzerine nasıl bir hikâye yazılabilir, ya da bir yazar kitabının adını neden “toz” koyar? gibi sorularla oyalanmak yerine bir an önce okumaya başlamalıydım. Dünyayı tanımaya çalışan küçük bir çocuğun meraklı bakışlarıyla açtım kapağı. Sonrasında, kontrol bende değildi artık…

İlk hikâyeye başlar başlamaz yazarın kendine has dünyasının labirentlerinde kaybolacağımı anlamıştım. Bilerek ve isteyerek olan bir kayboluştu bu. Sabırsızlanıyordum yeni âlemler keşfetmenin heyecanıyla.

Yazar, daha ilk sayfada gözlerimi ipek bir eşarpla bağladı. Elimden tuttu ve “kendini bana bırak, yolculuğun bundan sonrasında sadece hislerine kulak ver” dedi. Ona inandım ve itaat ettim. Kalbim hızla çarpıyor, avuçlarım terliyor, dizlerim titriyordu. Korkuyor muydum ne? Ama geri dönmeyi aklımdan bile geçirmedim. Ne olursa olsun yolun sonunu görmeliydim.

Bundan sonrasında yazarın hayal âleminin araladığı kapılardan bedensiz bir varlık olarak usulca geçtim.  Gördüklerim, duyduklarım karşısında dudağım uçukladı, ufkum genişledi, adını bilmediğim yeni bir lisan öğrendim. Bu sayede, kendi hayallerimin yarattığı tekinsiz sokaklarda, kimsenin bilmediği, “beni” aradım.

Her bir durakta yeni kapılar çaldım, sayfalar arasında dolaştım. Kanarak içtim uzatılan kadehleri sorgusuz sualsiz. Tam bir hikâyenin içinde elimi kolumu sallayarak dolaşayım derken, birden zifiri karanlığa bulanıyordu ortalık.  Mezarlarından firlamış mumyalar, sargılarını yerlerde sürüyerek dolaşıyorlardı etrafımda. Bin bir çeşit maskeler, kırık kemikler, pörsümüş, çürümüş suratlar, hayaletler, büyücüler, devler, cadılar, karabasanlar…

Başka bir hikâyeye kaçtım. Sonra başkasına, sonra bir başkasına…

 

Binlerce, milyonlarca tozun içine karıştım, hafif bir esintiyle, pembe bir gökyüzüne doğru kanat açıp havalandım. Derin bir huzur dalgasıyla gözlerimi kapattım. Açtığımda, yeşil bir çekirgenin kanadındaydım.

Derken hoplaya zıplaya geldik leylak, zambak, lale ve  mor kadifelerle bezenmiş bir bahçeye. Ve güller, makaslar, gülücükler içinde Nazire abla. Avucuma birkaç karadut bıraktı. “En sevdiğim meyve!” diye çığlık atmışım sevinçten.

Karanlık basana kadar o mis kokulu bahçede, bir çocuğun kâğıttan kayığına üfleyişi gibi rüzgârın nefesiyle uçuştum durdum. Gece, yolumu kaybedecek gibiydim ki, titrek mum ışıklarının neden olduğu kocaman gölgelerin eşliğinde,  tavanı, tabanı, duvarları olmayan bir odada, boşlukta asılı buldum kendimi. Şimdi ne yapacaktım, nereye gidecektim? Yalnızların buluştuğu mağaraya mı? Ama nasıl? Kalabalık, karmakarışık, izbe, kasvetli sokaklardan nasıl geçecektim?

Yazarımın teskin edici sesini aradım. Yoktu. Uzaklardan, patırtılar, siren sesleri, bağrışmalar duyuluyordu. İşte tam burada gelip elimden tutması gerekmiyor muydu?  Kapatılmış bir günün içine hapsetmemeliydi beni. Ama gelmedi.

Gözlerim bağlı, yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. Dolambacın neresine gelmiştim? Neresinde karşıma çıkacak ve “işte buradayım” diyerek daralmış yüreğime su serpecekti? Dolambacın neresinde, onu görme mutluluğuyla beni şereflendirecekti?  Sahi; elimi nerede bırakmıştı ki şimdi yeniden tutmasını bekliyordum?

Tam o sırada bir ses duydum. Kulakları sağır eden bir çığlık. Binlerce farklı sesin içinde uzayan, incelen, bir yılan gibi kıvrılan, diğerlerinin arasından sivrilip çıkan o korkunç çığlık. Kime aitti? Bir kadına mı, erkeğe mi, bir direnişe, isyana, ya da  yalvarışa mı aitti, yoksa ölümün sesi miydi?

            Cehennemin kapısına mı gelmiş dayanmıştım yoksa? Ve bu çığlık, cehenneme düşmüş günahkârların sesi miydi?  “Çok günah işledim” dedim içimden. Yüzüm, ateşler içinde yanıyordu korkuyla. Hemen kaçmalıydım, bir an önce uzaklaşmalıydım bu duygudan. Çaresizce etrafıma bakınırken karanlığı yırtarak gelen bir trene bindim insan seli arasında. Kollarımı bile oynatamıyordum kalabalıktan. Ama olsun, cehennemden kaçıyordum ya. Tren istasyondan uzaklaşırken derin bir “ohh” çektim.

“Kurtulmuş muydum?” Bunu düşünürken trenin tavanı büyük bir gürültüyle açıldı. Sonu görünmeyen bir merdiven,  içinde peyda oldu, dolana, kıvrıla koyu gri gökyüzüne doğru uzandı.

Bu bir davet miydi, yoksa bir aldatmaca mı? Düşünecek durumda değildim.  Başımı her zaman belaya sokan içimdeki sonsuz merak duygusu, “ne duruyorsun hadi gitsene” diyordu. Kalabalığı yararak hızla harekete geçtim sindiğim köşeden. Kondüktör arkamdan “nereye gittiğini sanıyorsun sen!” diye avazı çıktığı bağırıyor, ayaklarına bastığım yolcular ağıza alınmayacak küfürler savuruyordu.

Aldırmadım hiç birine. Üçer beşer merdivenleri tırmanırken, Jack’in Sihirli Fasülye Sırığı Masalı’ndaki bir figür gibiydim sanki.  Hep masallarda yaşamış, hiç gerçek olmamış. Soluklanmadan ne kadar tırmandım basamakları bilmiyorum. Git gide küçülen evlerin kirli, kararmış, kırık dökük çatılarını, bacalarını seyrediyordum ki kuvvetli bir fırtınanın itelemesiyle merdivenlerden yuvarlanmaya başladım. Fırtınanın uğultusu kulaklarımda, boşlukta dönerek düşüyordum. Saçlarım uçuşuyor, ağzıma gözlerime giriyor, ceketimin metal düğmeleri alnıma, yanaklarıma çarpıyor, canımı yakıyordu. Korkuyor, sabırsızlanıyor, ama bir türlü zemine varamıyordum.

Neden sonra gözümü açtım. Şiddetle yağan yağmurun altında, tüyleri ıslandığı için kemikleri sayılan sıska bir kedi yavrusu gibi sırılsıklam buldum kendimi. Kimsesiz, daracık bir sokağın ortasında, eğri büğrü, buz gibi taşların üstünde yatıyordum. “ölmemişim, sadece bayılmışım demek ki” diye sevindim.  Fakat başım fena halde zonkluyordu. Ağrıyan bölgeye dokundum. Acıdı. Parmaklarım kıpkırmızydı. Alnımın sol tarafından ince bir kan sızıyor, yere ulaşıyor, yağmurun açtığı yolda kendine bir rota çizip uzaklaşıyordu.

Kanımın beni terk edişine hayretle bakarken, karanlık sokağın, cılız lambasıyla zoraki aydınlanan köşesinde, bir gölge gördüm. Sadece bir an. Belki bir salise. Belki ondan da kısa. Ama gördüğüme emindim. Yine harekete geçme zamanı mı gelmişti? Yolculuğun başından beri her şeyi bir işaret gibi kabul eden ben değil miydim? Öyleyse gitmeli, bu hikâyenin sonunu görmeliydim.

Bu bir oyundu anladığım kadarıyla. Bir bilmece. Aklımı kaçırma pahasına oynamalı, zihnimin en uyuşuk köşelerini ayaklandırıp bu bilmeceyi çözmeli, yolculuğu tamamlamalıydım.

Gözlerden uzak, terkedilmiş, unutulmuş kurak topraklarda, bir yudum suya hasret büyümüş bir kucak çalı, o çalılıkta yanan ateş gibiydim. Ne çalı bitip tükeniyor, ne ateş sönüyordu. Gölgenin gösterdiği yöne gitmiş, yalvaran dilencilerden, ağlayıp bağıran, eğlenip şarkı söyleyen, kahkahalar atan insanlardan oluşan bir kalabalığın içine düşmüştüm. Biraz sonra, büyük bir uğultu duyulacak ve içinde bulunduğum bu şehir, bu kalabalık sokak, geride derin bir çukur bırakıp yok olacaktı.

Peki ben, ne olacaktım şimdi? Zümrüdü anka gibi küllerimden yeniden mi doğacaktım? Öyle olmalıydı. Hissediyordum, yolun sonuna gelmemiştim henüz.

Şarkılar, müzik sesleri, alkışlar, naralar, iniltiler durmuş, gecenin sesi susmuş, her şey o çukurun içinde kaybolmuştu. Kalktım, üzerimdeki tozları, toprakları silkeledim. Karmakarışık olmuş saçlarımı düzelttim. Ayağımdan fırlamış ayakkabılarımı buldum ve giyindim. Dizlerimin çözülen bağına kocaman bir düğüm attım. Bütün gücümü toplayarak çıktım düştüğüm çukurdan. Devam edebilirdim.

Saatlerce yürüdükten sonra, belki günlerce, haftalarca, nereye yürüdüğümü bilmeden, bir sayfa daha açtım elim titreyerek. Bu menzilsiz yolculukta gittikçe sona yaklaşıyordum. Yaklaştıkça heyecanım katlanıyor, ateşim yükseliyor, serin, mavi bir havuzda teskin olmayı arzuluyordum.

Bir dilek tutmuştum ve bu dilek yazarım tarafından gerçekleştirilmişti. Havuzlu bir çarşının ortasında, alların, morların, yeşillerin, sarıların arasında, çarşının ortasında büyükçe bir havuz, her şeyi satışa çıkarmış çığırtkanların çığlıklarında oradan oraya savruluyordum. Bir şey satın almam gerektiği söylendi birileri tarafından. Fısıltılardan anlıyordum bunu. Almazsam bir daha buradan çıkamazmışım. Ama ne? Yoksa? Yoksa ölümümü satın almalıydım sahte gülücükler saçan soytarıdan?  “evet, evet, evet!” diye koro halinde bağırdı bütün çarşı esnafı.

Korkuyla gözlerimi kapattım. Zayıf, çelimsiz iki el boğazımı sıkıyordu, ölüyordum! Böyle mi bitmeliydi yolun sonu? Tam o sırada güven veren, şefkatli bir el sağ bileğimden tuttu. İçimi dalga dalga bir serinlik kapladı. Boğazımı sıkan eller önce gevşedi, sonra boşlukta kayboldu. Derin birkaç nefes aldım. “Yolculuğu başarıyla tamamladın” dedi, bileğimi tutan elin sahibi müşfik sesiyle. Gözümde bağlı eşarbın düğümünü çözdü. Kırpıştırarak açtım gözlerimi. Bu oydu. Sevgili yazarım. Çok merak ettiğim güleç yüzünü bana göstermişti nihayet.

“Yaşadıklarım” dedim kekeleyerek, “hayal ettiklerin” dedi gülerek.

“Her gece gördüğüm rüyalarıma çok benziyor” dedim, “zaten her şey rüya değil mi?” dedi.

“Sahi mi, peki uyandım mı” diye sordum, “buna sen karar ver” dedi.

Kitabın kapağını saygıyla kapattım. Çok sevilen bir lezzetin üzerine nasıl başka bişey yemek istemezse insan, nasıl o tat damağında kalabildigi kadar kalsın isterse, ben de yolculuğum boyunca başka kitap okumadım. Arkama yaslanıp, gözlerimi kapattım, uzun uzun düşündüm gezindiğim düş bahçelerini

Ağzımda bin bir baharatın karışımı biraz tatlı, biraz ekşi, biraz acı ve buruk, tarif zor bir lezzet vardı. Değişik tatları denemeyi seven biri olarak,  mutluydum.

Yazarın dileği gerçekleşmişti.

Ruhen yüceldiğimi hissediyordum.

 

Not: Bu öykü, Rasim Özdenören`in, “Toz” adlı öykü kitabında bulunan öykülerden esinlenerek yazılmıştır. Bold yazılmış kelimeler, öykülerin başlıklarıdır. Öykü, Türk Dili dergisinde yayımlanmıştır.

 

 

Yazar Hakkında: H. Neşe KOÇAK

İtiraf Ediyorum

İki karanlık ve soğuk kış günü geçti üzerinden. Önce fırtına esti bir...
Devamını Oku