Beyaz Bir Düş

Yazar Hakkında: Ahmet KIRMACI

Kısaca

Merhaba… Çok uzun zaman oldu. Yazdı, sonbahardı derken şimdi kış… Bahanem çok...
Devamını Oku

parmaklik-1

“Zaten yıllardır konuşuyorlardı aynı mevzuları. Sadece biraz mesafe girdi yıllar araya. Aramalarla yakınlaşsa da sınırlı bir zamandaydı dostlukları. Hep aynı şeyler gibi dursa da neler değişti kim bilir başka başka şehirlerde, ayrı zamanlarda?  İçeri baksan aynı manzara duruyor eski yerinde. Mavi bir deniz, ılık bir iklim; kırmızı bir bisiklet. Hayal kurdukça varsın derler ya o hesap. Demir parmaklıkları olan pencereden dışarı dalarken gözleri, daha neler geçiyordu kim bilir aklından?

Dışarıda yazsa yaz, kışsa yağmur vardı penceresinde ya da güneşin halleri en çok da son demleri. Sonra o dize geldi aklına birden “Her mihnet kabulüm, yeter ki gün eksilmesin penceremden” diyordu şair. Oysa dizedeki temenninin aksine nasıl da hızlı geçiyordu zaman. Hayat dedikleri uzun görünse de sınırlı bir zamandı. Oysa nasıl da başka bir hayat yaşıyordu, neler taşıyordu insanlar! Kiminin içinde tutkuları, korkuları, umutları, çizilmiş sınırları; derken parmaklık kelimesine takıldı. Neden birbirimize değerek sevgiyi tende hissedebileceğimiz parmaklarımız böyle demirden yapılmış sınırlara isim olmuştu acaba? Özgürlüğe giden yolda engel olan bir şeyden kurtulup çıkmak istercesine parmaklarımızla sarıldığımız bir sınır olduğu için mi diye düşündü. Sonra bir sesle delindi düşleri, yine bir iş buyruluyordu hükmetmeye çalıştığı özgürlük savaşçısı ruhuna.

Bu küçük öyküde de bahsettiğim gibi beyaz bir düşün tersine her gün biraz daha da daralıyor zaman. Adına iş dedikleri, modern kölelik, para denilen kağıt parçasıyla bize özgürlük verirken diğer yandan da verdiği özgürlüğe göre çokça oranda başka özgürlüklerimizi ellerimizden alıp ömrümüzün yarısından çoğuna hükmediyor. Ne kadar çok emek o kadar az ekmek! Birini sevmek için harcayacağımız emek; duygularımızı, ruhumuzu esir alan sisteme yenik düşüyor. Azalan özgürlüğümüz boynumuzda ağır bir yük. Sınırlarımız daralıyor gitgide. Oysa kölelikten kurtulalı çok olmuştu dünya.

Sınırlarını başkalarının çizdiği bir hayatı yaşamak ne kadar özgür olabilir oysa? Her yerde çıkar karşımıza bu kelime. Bir nevi engeldir bize. Kuralları başkaları tarafından yazılmış, sınırları belirlenmiş bir hayat ne kadar özgür olabilir? Korkularımız, ayıplar, günahlar, gelenekler bize başkaları tarafından çizilen gözle göremediğimiz demir parmaklıklar değil midir? Bütün bu öğretilenleri onların korkularını, kurallarını kendi kurallarımız, korkularımızmış gibi içselleştirip yüklenmekle sınırlarımızı daha da yıkılmaz duvarlarla, parmaklıklarla örmüş oluyoruz. Hayatımız boyunca yapmak isteyip de yapamadığımız şeylerin temelinde kendimizde içselleştirdiğimiz bu sınırlar engel olmaktadır. Oysa bizim sınırlarımızı aşıp sürüden ayrılıp martı Jonathan Livingston gibi uzaklara uçup kendimizi ve hakikati bulmamız, sürekli öğrenmemiz gerekmektedir. Özgürlükten öğreneceğimiz çok şey vardır.  “Fakat hiçbir şey öğrenilmemişse sonraki yaşam öncesinin aynısı olacaktır; aynı sınırlar ve kazanmak için yüklenilen aynı sıkıntılar olacaktır.” der Jonathan.

Franz Kafka’nın da dediği gibi: “Herkes beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor.”

En yakın limanda yüklerimizi bırakıp maviliklere yol almalı.

 

 

 

Yazar Hakkında: Ahmet KIRMACI

Kısaca

Merhaba… Çok uzun zaman oldu. Yazdı, sonbahardı derken şimdi kış… Bahanem çok...
Devamını Oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir