
Ruhun Bedenle İlk Randevusu DÜN-YA
Ruhunun bildiğini bedeninde, varlık aleminde görme yeridir dünya.
Anne rahmine düştüğü anda, insan olmaya namzet bir ruhun yavaş yavaş et ve kemiğe büründüğü o mahrem mahalde, sessiz bir telaşla dünyaya geçiş hazırlığı yapılır. Hücreler kutsal bir geometride bölünürken; birken ikiye, ikiyken dörde, dörtken on altıya… O daracık “Rahman’ın hazinesinde” ruh, büyük bir sabırla konaklayacağı evin inşasını bekler. Kerpiçten değil, nurdan ve çamurdan karılan bu ev; ruhun dünya durağındaki libasıdır.
Merhale merhale geçilen her bir eşik, kalp denilen makamın mesaisinin başlamasıyla ruhta da bir uyanış başlatır. Takriben 6. veya 7. haftalarda, hayatın ritmi o ilk vuruşla duyulur. Nefsin yedi basamağı, henüz beşer olmaya hazırlanan fetüse bir bir hatırlatılınca başlar ruhun asıl mesaisi. Bu, sadece biyolojik bir büyüme değil, bir “hatırlama” sürecidir.
Fıtrat, anbean nakşedilir varlığa. Gökyüzündeki yıldızların o anki nizamı, yeryüzündeki kadim soy bağları, doğum anındaki tarihin frekansı ve ismin tınısıyla yüklenen o eşsiz fıtratın; hareket alanı, sınav kapıları ve geçiş yolları belirlenir. Ve nihayet, beklenen o büyük doğum başlar…
DÜN-YA… İsmiyle müsemma, her anı dünde kalmaya mahkûm olan o geçici yurda adım atılır.
Ve tam o anda gökyüzü, yıldızlar ve kişiye özel dizayn edilmiş o kadim isim, insanın kulağına en büyük gerçeği fısıldar:
”Sen sadece yiyip içmek, üremek ve fani mallar biriktirmek için gelmedin bu aleme. Sen bir emanetin ve bir keşfin peşindesin.”
Rahman’ın dünyadaki hazinesi, insana hizmetle görevlendirilmiştir; dünya, ihtiyacı olan hiçbir şeyi esirgemeden verir, verir, verir… Dünya aslında insan hazinesinin sadık bir hizmetkârıdır. Varlığımıza yüklenen her bir nurun açığa çıkması için tahsis edilmiş bir tekamül meydanıdır.
İnsan, yaşarken zihnindeki kalıpları yıkıp hiçbir şeyi tabulaştırmadan yürürse; her olayın, her duygunun ve her arzunun aslında varoluşunu gerçekleştirmek için bir “geçit” olduğunun idrakine varırsa, o zaman gerçek manada “insan” olur. İnsanlığına has yaşaması gereken hiçbir deneyimden vazgeçmeden, her birinin arkasında dimdik durarak ve kendi hakikatini sahiplenerek yürümek…
İşte asıl mesele budur.
Dünya, bir imtihan mahallidir. Bazen çoktan seçmeli, bazen sözlü mülakat, bazen de Rahman’la karşılıklı bir sohbet, bir ibadetle ruhun en derin sırları açılır, servis edilir. İnsan seçimlerinin sorumluluğunu alsın, en yüce mecliste verdiği o kadim sözün arkasında dursun ve mertebe mertebe yükselsin diye… Rahman’ın ona verdiği kıymeti, insan kendi özünde bilsin ve bizzat yaşasın diye.
Böyle bir idrakle, kendi gerçekliğinden kaçmadan, özünü onurlandırarak yaşayan kişinin gelişi şenlik olduğu gibi, bu dünyadan gidişi de bir vuslat, bir şenlik olur. Ve bütün mahlukat şahitlik eder bu gelişe de gidişe de.
Alem içinde alemdir insan…
Peki ya sen; bugün kendi fıtratının hangi kapısından geçmeye niyetlisin? Yaşamın sana sunduğu o “insan olmaya has” duyguların, arzuların ve seçimlerin ne kadar arkasında durabiliyorsun?