Hizmet

Yazar Hakkında: Pencere Dergi Arşiv

Unutuluşun Çöplüğü

Gözlerinde bir yabancı vardı şimdi. Kırk beş yıl boyunca her gün baktığı,...
Devamını Oku

Filmin sonunda akan yazılara dalıp kalmıştı. Film sessiz sedasız bittiğinde salondaki herkes sanki ortak bir sessizliği paylaşıyordu. Birlikte karakterlerin dünyasına girmiş, o dünyanın boşluğunda bir süre daha salınmış gibiydiler.

Işıklar yavaş yavaş açıldıkça etraftaki renkleri, mısır kokusunu ve yüzleri yeniden algılamaya başladı. Kadın montunu giyip ağır adımlarla salondan çıkarken, kendi dünyasında bir şeylerin yer değiştirdiğini hissediyordu; henüz adını koyamasa da.

Sinemadan çıkıp evinin yolunu tuttuğunda soğuk hava yüzüne çarptı. İrkildi. Bu ayaz, düşüncelerini toparlamasına da yardım ediyordu. Eve yürümeye karar verdi. Her adımda içindeki düğümün biraz daha çözülmesi umuduyla, soğuğa rağmen adımlarını yavaşlattı.

“Ne oldu? Neydi beni bu kadar derinden etkileyen?” diye sordu kendine. Yasın farklı yaşanış biçimleri miydi? Bir annenin ve bir babanın yasının birbirinden bambaşka akması mı?

Belki… diye geçirdi içinden. Ama bu cevap onu tam olarak tatmin etmiyordu. Kalbi hızlanıyor, düşünceleri bulanıklaşıyor; yine de sormayı bırakmıyordu.

Belki de sembollerdi.

Evet, semboller.

Erkek karakter, kendi karanlığını ve boşluğunu hayatın her dönemecinde farklı suretlerde görüyordu: doğanın köklerinde, uçsuz bucaksız sıkıntısında, çıkmazlarında, eşiyle yaşadığı o görünmez duygusal ayrılıkta…

Kadın karakter ise kendini doğanın bir uzantısı gibi hissediyordu; ağaçların, nehrin, bitkilerin ve akıp giden yaşamın devamı olarak. Bu devamlılık ona doğanın dilini konuşma imkânı vermişti. Dokunduğu kişinin elinden geleceği sezebiliyor, yine acıya bu dil aracılığıyla dayanabiliyordu. Şifacılığının sınırını, kendi sınırlılığını acısında gördü. Bu acıyla eşinden uzaklaştı; yine bu acıyla ona yaklaştı. Sezgisel oluşu, gerçeği bu denli yakından yaşayışı insanda hafif bir ürperti uyandırıyordu.

“Tamam,” dedi içinden, “yakaladım.” Onu etkileyen buydu. Yine de bir şey eksik kalıyordu.

Yolun yarısını geçmişti ama içindeki huzursuzluk hâlâ sürüyordu. Ve sonra, birden son sahne geldi aklına: Hamlet’in ölüm anı. Herkesin ona dokunmak, onu uğurlamak istemesi…

O anda durdu.

Sanki yaşam, yüzündeki ince bir perdeyi aralar gibi yeni bir katmanını gösteriyordu. Hamlet doğmalıydı; yaşamın sürmesi, çoğalması ve anlatının devam edebilmesi için. Ve herkes, her şey —bilerek ya da bilmeyerek— bu akışa hizmet etmeye gönüllüydü.

Hamnet ölerek…

Agnes, Shakespeare’dan duygusal olarak uzaklaşıp kendine tutunarak…

Shakespeare, o acının içinden cevaplar arayarak…

Ve o soruyu soracak deneyime kendini açarak:

“Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu.”

Her can, o anı mümkün kılmak için kendinden bir parça veriyor gibiydi. Eksik olan insan, yaşamın bütünlüğü içinde yeniden kendini bulacağını derinden biliyor; zihni bunu kavramakta zorlanıyor olsa bile.

Bu içgörüyle hafifçe ürperdi. İçindeki her şey yavaşça sükûnete bırakıyordu kendini. Belki de insan, kendi sınırlılığından bütüne doğru yol alırken; seyrin inceldiği, acının ve yasın kendini görünür kıldığı yerde gerçeğe temas ediyordu.

Eve vardığında, bu içgörüyle ne yapacağını bilemez hâlde durdu.

Ve gözyaşları sessizce akmaya başladı.

Sonra içinden usulca bir soru yükseldi:

Peki benim hizmetim ne?

Bu içeriğin etiketleri
, , ,
Yazar Hakkında: Pencere Dergi Arşiv

Unutuluşun Çöplüğü

Gözlerinde bir yabancı vardı şimdi. Kırk beş yıl boyunca her gün baktığı,...
Devamını Oku

1 Comment

  • Her okuduğumda bir şey daha hissettiren, düşündüren bir yazı. Katman katman…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir