Geçmişin İzi -2-

Yazar Hakkında: Öznur ÖNGEL KARAKAŞ

Hissi Kablelvuku

“Neden durdun? Hadi anlatsana” Beynimin içinde zelzele oluyordu. Oturduğum yerden kalkıp pencereyi...
Devamını Oku

Ertesi gün öğlene doğru Kont, Yıldız’ın dairesinin kapısını çaldı. Uzun bir süre kapı açılmayınca yedek anahtarıyla kapıyı açıp içeri girdi. Etrafına bakındı ama Yıldız henüz uyanmamıştı. Yatak odasına girip onun darmadağın olmuş bedenine bir süre anlamsızca baktı. Gözlerinin altına makyajı akmış, saçları dağılmış, bembeyaz teni daha da solgunlaşmıştı. Derin bir uykudaydı.

Kont, önce uyandırmak için birkaç adım atsa da sonra vazgeçip salona geçti. Kendisine bir kadeh doldurup Yıldız’ın uyanmasını bekledi. Daha önce onu hiç böyle dağılmış görmemesinin verdiği bir şaşkınlığın etkisiyle kendini duygusal bir anlamsızlık hissinin içinde buldu. Kızmak istiyor, ona hesap sormak istiyor ama içindeki endişe daha ağır bastığı için sessiz kalmayı tercih ediyordu.

Bir süre koltukta öylece oturdu. Yıldız uyanıp salona geldiğinde Kont’u görüp birden irkildi. Başını ellerinin arasına almış, ağrısını dindirmeye çalışıyordu. Göz göze geldiler fakat ikisi de hiçbir şey söylemedi. Yıldız, ona yöneltilecek soruları biliyordu ve bundan korkmadığını gösteren bir tavırla bir kadeh alıp yanına oturdu. Kont kollarını kucağında birleştirmiş, arkasına yaslanmış, ilk dökülecek kelimeleri nişanlısından bekliyordu. Yıldız, Kont’un yüzüne hiç bakmadan konuşmaya başladı:

-Ne zamandır bekliyorsun?

-İki saattir…

-Sor ne soracaksan, bekliyorum.

Kont, donuk ve hissiz bakışlarını Yıldız’a çevirdi:

-Seni soru yağmuruna tutmayacağım. Merak ettiğim tek bir şey var: Dün akşam ne oldu da sen bu hâle geldin?

Yıldız alaycı bir tebessümle başını Kont’un yüzüne çevirdi. İçkisinden bir yudum alıp konuşmaya başlayacaktı ama Kont sert bir tavırla kadehi elinden çekip sehpanın üzerine bıraktı.

-Yeterince içmişsin, yeter artık, kendine gel!

-Bana kızgın mısın?

-Kızgınım ama kızgınlığımın daha ötesindeki şey, endişe. Senin için endişeleniyorum.

-Endişe mi? Endişelenecek bir şey yok; sadece fazla içmişim ve kendimi yorgun hissettim, hepsi bu.

-Bana haber bile vermeden salonu terk etmişsin. Sen daha önce ne zaman böyle dağıldın peki? İlk defa seni bu hâlde görüyorum. Nasıl endişelenecek bir şey yok?

-Haklısın, sana haber vermemem büyük bir nezaketsizlikti. Ama sen de beni anla lütfen; hiç hoşlanmadığım bir ortama senin için geldim ama yalnız kaldım. Tek başıma bir masanın başında öylece kaldım. Biraz hava almak için dışarı çıktım ve geri dönmek istemeyip eve geldim.

-Tek sebep bu mu?

-Başka ne olacaktı sevgili Kont? Hepsi bu kadar. Sıkıntıdan çok fazla içki içtim ve o an sarhoşluğun etkisiyle kendimi hemen eve attım.

Kont ellerini Yıldız’ın ellerinin üzerine koydu ve kalbindeki aşkın gözlerine vuran yansımasıyla dudaklarından bir öpücük aldı.

-Sen dağılırsan ben toplarım, sen sıkılırsan ben eğlendiririm. Bu hayatta senin için yapabileceklerimin bir sınırı olmadığını biliyorsun değil mi güzel sevgilim? Peki o hâlde neden benimle duygularını paylaşmak yerine salonu terk etmeyi seçtin?

Yıldız yalancı bir tebessümle kafasını salladı. Ellerini Kont’un ellerinin arasından çekip ayağa kalktı.

-Başım çok ağrıyor; bir duş alıp kahve içeceğim. Kendime gelmem lazım.

Kont da ayağa kalktı. Nişanlısının saçlarını okşayıp alnına bir öpücük kondurdu.

-Ben şimdi gidiyorum, akşama kadar kendine gel çünkü akşam bir yemeğe davetliyiz. Merak etme, sıkılacağın bir ortam değil. Rahat olabilirsin. Akşam sekizde seni gelip alacağım.

Yıldız, Kont’u kapıya kadar geçirip hemen kendini koltuğa attı. Gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü. Çığlık atmak istiyor, çığlıkları içine kaçıyordu.

Kont, nişanlısının evinin merdivenlerini yavaş yavaş inerken içindeki endişeye engel olmaya çalışıyordu. Evham yapmadığından ve nişanlısının ondan bir sır sakladığından emindi. Sarsılmış bir güven ve hayal kırıklığı içerisindeydi. Hayatının aşkını, Yıldız’ını kaybetmekten korkmanın onu frenlediğinin farkında olmasına rağmen, içine düşen bu şüpheyle nasıl baş edeceğini bilmiyordu. Tek istediği sakinliğini koruyarak gerçeği; biricik sevgilisini bu hâle getiren o geceki olayı öğrenmekti.

Sevdiği insanı kaybetmemek için kendi duygularını kontrol altına alan Kont; kişisel gelişimini üst düzeyde tamamlamış bir beyefendiydi. Üstün zekâsıyla birçok insanı etkisine almış, iletişim kurduğu her insanda bir iz bırakmıştı. Üst düzey bir aileye mensup olmasının yanı sıra edebiyata ve sanata olan tutkusuyla da girdiği her ortamın gözdesi olmuştu. Bilgili ve her konuda donanımlı bir adamdı. Yıldız’ı ilk gördüğü o geceki ‘’WİLLİAM SHAKESPEARE- Romeo ve Juliet’’ tiyatro gösterisini hatırladı birden. Yıldız, o güzel beyaz teniyle ve ışıldayan gözleriyle oyundan daha fazla dikkat çekiyordu. Kont bütün akşam onu izlemişti. Yıldız Juliet’in bütün cümlelerini oyunculara eşlik ederek ezbere söylemişti. Gözlerinden akan yaşları kimselere göstermeden gizlice silmeye çalışmış ama Kont’un gözünden kaçamamıştı. Yaralı bir ceylan gibiydi adeta. O gece vurulmuştu ona asil ve soylu adam. O gece kaderlerinin yazıldığına inanmış, hayatında ilk defa duygularına böylesine yenilmişti Kont. Romeo’nun o sözlerini tam olarak sanki kendisi söylüyordu: ‘’Her şeyi gören güneş, Onun benzerini görmedi dünya yaratılalı beri.’’

Sonra Yıldız’ın dudaklarından dökülen o muhteşem kelimeler geliyordu aklına:

‘’Aşk körse eğer, en çok gece yaraşır ona.

Gel soylu gece, ey ağırbaşlı karalar giymiş ana,

Gel de öğret bana, nasıl kaybedilir.’’

Kont, gözlerinden akacak olan birkaç damla yaşı önceden hissedip sadece zor zamanlarda içtiği, içmekten keyif almadığı sigarasını yaktı. Ve akşam sekizde geri gelmek üzere gitti.

Yazar Hakkında: Öznur ÖNGEL KARAKAŞ

Hissi Kablelvuku

“Neden durdun? Hadi anlatsana” Beynimin içinde zelzele oluyordu. Oturduğum yerden kalkıp pencereyi...
Devamını Oku

2 Comments

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir