
İlk gençlik yıllarımda tanıştığım toplumcu şairlerin şiirlerindeki karanlığı sorgulayan, susmayan, durmayan, kaybolmayan dizeleri, bilincime bir tokat gibi çarpmıştı. Onların şiirindeki Anadolu’da kavga ve zulme uğramışların haklı çığlıkları vardı. Bu şiirlerindeki hikâyelerle Anadolu’nun sosyo-kültürel yapısını, kavgasını, özgürlük anlayışını tanımaya başlarken benliğim, bir yaşam biçimi ölçüsü belirlemişti.
İnsanın, doğup büyüdüğü yerin hem sosyo-psikolojik hem de coğrafik olarak yüzüne ve bedenine yansıdığı bakış açısının da fikirlerden yüreğine damıtıldığı bir gerçekliği var. Memleket kabuğundan çıkıp başka yerlerde yaşam kavgasına düşmüş insanın, bu durumu fark etme fırsatına sahip. Sanatın, toplumun kişiliklerini barındıran gücü; doğudan-batıya, ilkellikten-modernliğe yani en uç mesafeler arasında onu bir ‘dil’ okulu hâline getirdiği kanaatindeyim.
Son zamanlarda bu düşünceler içinde şiir yazma isteğimin sancılı bir sürece girdiğini fark ettiğimde bunun nedenleri üzerine kafa yorunca ortaya birkaç temel faktör çıktı. İlki ve en önemlisi okumaların azalması, ikincisi dağınıklık, üçüncüsü ise az düşünmekten ortaya çıkan ‘dil’ azlığı olduğuna dair teşhisler yaptım. Özünde bu üç unsur birbiri ile bağlantılı bir meseledir. Bunu zamanla daha iyi anlıyorum. Bazen odamda, kafamın içindekilerin bir yansımasını görür gibi oluyorum. Özellikle yarım bırakılmış notlar, yırtıp atılarak yeniden başla bana der gibiler. Üst üste yığılmış okunmak için beklenen kitaplar ise ‘dil’ meselesini çözümü için oradalar biliyorum. Eminim ki şiir kitaplarındaki her cümle hatta sözcük, şairin içine sinen bir hâl alana kadar damıtılma gayreti içinde üzerinde çalışılmıştır.
Yazmadan ve düşünmeden uzak bir günde oturduğum koltuktan boş gözlerle odama bakarken duvardaki, yıllar önce yaptığım bir tabloya takılmıştı gözlerim. Karşısına geçip resmin, uzun ağaçların ince dallarında resmettiğim sonbahara uzun uzadıya bakmış ve orada yanlış bir şeylerin olduğunu hissetmiştim. Resmin, aydınlık, çok aydınlık olması rahatsız etmişti beni. Derinliğini yitirmiş: Karanlığı iyi kullanmamışım gibi bir çıkarım yapmıştım. Çocukken televizyon sayesinde tanıştığım ilk ressam olan Bob Ross’u yıllar sonra yine resim yaparken izlediğimde söylediği “Karanlığa sahip olmazsanız aydınlığa da sahip olamazsınız.” cümlesi daha manidar gelmişti o an. Karanlığa sahip olmak derken kötülükten değil elbette, resim sanatı için karanlığın bir elzem olduğunu ve onu tanıyarak gerekli yerde kullanmanın önemine değinirdi. Aslında ışığı da parlatmayı öğrenmekten ne kastettiğini algılıyorum artık. İnsanın karanlığı için de durum aynı mıdır? Sormadan edemiyorum. Ah Bob, senin o resimlerinin bir yerinde huzur hep olurdu ve bizi içten içe kuşatırdı. Çalıların arasında, kayaların oyuklarında konuşan mutluluk var derdin hep. Barışın bıraktığı çizgiler ve renkler dolardı resimlerinde ama bilirdik ve söylerdin tüm bu güzellikler kötülüğe direndikleri için varlar diye. Bob Ross’u tanıdıktan yıllar sonra bizim memleketin ressamlarından Abidin Dino’nun, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun ve İlhan Berk’in tablolarıyla tanışmam ve onların resim dilini farklı biçimlerde kullanılışları, bana sanatın kötülüğü yenme biçimlerine ait ortak noktasını; dil, din, ırk ayırt etmeksizin algılama gücünü göstermiştir. Kötülüğün de sanatçısı olması gibi bir çelişki var. Ya da sanatçısı değil, sanat yapanı var diyelim. Peki, kötülüğün sanatçısı olur mu gerçekten?! Masama dönüp “BASKI ELZEMDİR” notumu buluyorum ve altına, ‘Kötülüğün sanatçısı olur mu? Sanatçı eğer iyiyi, güzeli, adaleti arayan ise bu o zaman nasıl olabilir ki..’ diye bir not daha düşüyorum. Sonra ekliyorum, ‘Karanlık, ışığın ulaştığı yerde nasıl var olamıyorsa; sanatın ulaştığı yerde de kötülüğün varlığı sorgulanacaktır.’
(Burada ve bir önceki yazımda konuya dair verdiğim sanatçı isimleri arasında kadınların yok denecek kadar azlığı veya sanatçı kimliği taşıyanları da hatırlayamamak hem benim eksikliğimi hem de toplumdaki bir yarayı ortaya koyuyor. Onlara atfedilen sıfatlar, görevler, roller ile sanattan uzak kalmaları veya sanatın bir ucundan tutmalarına rağmen erkek egemen sanat alanında ötelenmeleri; toplumumuzun genel karakteri ve hatta özeleştiri yaparsak eğer erkek yazarların onları teşvik etmedeki yetersizliği bu meselede göze batmaktadır. Onların benliğinden mahrum yapılmış sanatın -onlarsız yaşamın estetiğinin- yükselen bayrağını övmeyi tercih etmek ancak sanat egoluğu veya erkeğin sanatsal diktatörlüğüdür. Bu, kötülük bayrağı; bu, sanat fetişizmi değil de nedir?! Ali Asker Barut da şiirde kadın meselesine “Yüzüm Bir Kentin Anı Defteri” kitabının 38. sayfasında yaptığı çıkarımlar muhakkak okunmalı. Kadınların halk edebiyatındaki etkin güçlerinden, onların, modern edebiyat içinde nasıl yok denecek kadar az yapıt verdiklerine dair bazı açıklamaları dile getiriyor. Yazının bir yerinde şöyle diyor Ali Asker Barut, “Erkek şairlerin şimdiye kadar yazdığı konuları onlar gibi işlemeye, onların kelimeleri ile oluşturmaya çalışır. Kendi cinsel kimliğini, aşkını, mesela çocuk doğurmasını, bir erkek sevmesini anlatacak ifadeyi bulamamıştır. Bu bir kadın şairdir dedirtecek dili oluşturamamıştır.” Bu söylediklerinin dışında verdiği şair kadın isimler de var tabi ki Gülten Akın, İnci Asena, Nilgün Marmara gibi. Yazısını Ece Ayhan’ın kadın şairlere dair söylediği “Büyük kanatları yüzünden uçamayan Albatros deniz kuşu gibi” sözüyle tamamlıyor.)
Yaşadığım Çanakkale’de yapılan sanat sergilerinin bazılarına gidebildim. İnternette göz attığım ve yorumlar okuyup anlamaya çalıştığım bazı sanatçılar da oldu. Bu faaliyetlere katılmanın yetersizliği insanın ruhunu karanlığa itmek değil de nedir?! Elimizin altındaki internet ile sanatı anlamaya ve algılamaya çalışmayı farklı bir biçime getirdik maalesef. Anlıyorum ki artık makineleşen-dijitalleşen dünyadan payımızı bir şekilde alıyoruz. Böylesi bir algılama biçimi ile onları ne derece hazmetmiş oluyoruz(m)? Sorgulanması gereken bir mesele bu çünkü, bir tabloya veya yontuya yakın olmanın; nesnelliklerini hissedebilmenin, farklı açılardan gelen ışıkla onları inceleyebilmenin kişiye kattığı duygu ve deneyim hem bu hem de benzeri sanatlar için daha belirleyici bir etken oluyor. Müzeleri gezmenin ve sergilerde sanatçısı ile birebir tanışmanın değerini Marinetti’nin arzuladığı dünyasına içten içe kahkahalar atarak anlamak lazım. Maalesef bu duygulardan yoksunuz. Bu yoksunluğun önünde seçimlerimiz, seçmek zorunda olduklarımız ve ekonomik yüklerimiz başı çekiyor. Edebi sanatların ise kelimelerle yaratılan ışığına kavuşmak daha ulaşılabilir ama onun da ışığını olgunlaştırmak zor. Bu zorluğu aşabilmenin en güçlü yolu elbette daha çok okumak, anlamaya çalışmak, eleştirel düşünmek ve bunu alışkanlık hâline getirmekten geçiyor. Tüm bunları bilmek veya teorik olarak yorumlayabilmek ayrı bir uğraş, birikim alanı tabi ki.
Kötülüğün sanatçısı olduğuna dair kast ettiğim durum; yapılanın, sanat olarak değil bir nesne olarak algılanması temennisidir. Kişinin ise ‘sanatçı’ sıfatında olup olmaması öznel yoruma açıktır elbette. Ama yine de kötülük; bağışlanması, karanlığından kurtulması, affedilmesi veya ruhunun huzura kavuşması için bilerek veya bilmeyerek sanatın iyileştirici gerçekliğini bir araç olarak kullanacaktır.
Belki de karanlığımızın ezelinde kendini arayan iyilik, aydınlık varlığını böyle inşa ediyor. Kötülük bayrağının karşısında ebediyetin ışığı için savaşacak olan sadece sanattır, bunu böyle biliyorum. Sanat elzemdir, dün de böyleydi bu bugün de böyle. Biliyorum…