Badem Sokak

Yazar Hakkında: Öznur ÖNGEL KARAKAŞ

Sokak Lambası

“Sigaramı sokak lambasının sarı ışığının altında içiyorum. Gecenin varlığı tüm insanlığa bir...
Devamını Oku

Kahvemi aldım, yine çıktım; kendisi küçük, meşguliyeti büyük olan balkonuma. Evimin iç dünyasıyla dış dünyası arasındaki tezatlığı izliyorum. İçerisi kitap kokuyor, burası sokak… Küçük bir taburenin üzerinde, paslanmış kahverengi demirlerin arasından dinliyorum, izliyorum dışarının gürültüsünü ve görüntüsünü. Artık bu durum benim için vazgeçilmez bir aktivite haline geldi. Ne zaman boş kalsam buraya oturur; dar sokağıyla, birbirine yapışık binalarıyla beni fark etmeden içine hapseden bu kargaşayı gözlemlediğimi fark ederim.

“Badem Sokak” burası. Sokak ortasında korkusuzca top oynayan küçük erkek çocuklar, az ileride ip atlayan küçük kız çocukları ve arada balkona çıkıp onları eve çağıran anneleri… Köşe başında sevgilisinin evini gözetleyen serseri oğlanlar… Kafamı biraz daha çevirdiğimde kaldırıma oturmuş, telaş içinde bir şeyler anlatan yaşlı kadınlar, çapraz binanın balkonunda çamaşır iplerine çamaşırlarını asan komşu kadınlar, gelene gidene laf yetiştiren esnaf adamlar… Burada her şey ve herkes birbiriyle uyumlu, bir ben aykırı kalmışım da gizlice kendimi benimsetmeye çalışıyormuşum gibi…

Bir yıl önce geldiğim ve ilk zamanlar ağlamaktan yemek bile yiyemediğim bu evde; şimdi her gün “Aaa! Ocakta yemeği unuttum!” diye koşturarak mutfağa fırladığım zamanlara geldim. Hayat insana; “alışamam, yapamam” dediği her şeyi yaptırıyor ve üstüne seni buna bağımlı bile yapabiliyor. Tıpkı beni Badem Sokak izleme bağımlısı yaptığı gibi.

İlk geldiğim zamanlar bir harabeye benzeyen bu evi düzene sokmam epey zamanımı aldı. Ama hepsini kendi ellerimle, sabırla onardım. Her gün erkenden kalkıp gece yarılarına kadar evin tadilatıyla uğraşır, duvarları boyar ve sonunda biraz da olsa düzene giren evimi keyifle izlerdim. Soğuk ve kasvet dolu evimin duvarlarını rengârenk boyadım. Küçük tablolar astım. İkinci el eşya satan dükkânlardan her bir eksiğimi tamamlayıp bir de onları onardım. Oturma odamın bir duvarını kitaplığa dönüştürdüm. Gelirken yanımda kitap bile getirmediğim için her ay sahaf gezip yeniden bir minimal kütüphane yaptım. Camlarımı kendim sildim, evimi kendim temizledim, her şeyimi kendim onardım. Ruhum hariç… İşte onu onaracak bir yol hâlâ bulamadım. Bundan sebeptir ki artık bununla yaşamaya ve buna alışmaya çalışıyorum. Bir şeyleri değiştirmeye çalışmak acılarla yaşamaktan daha zor geliyor. Kabullendim. Herkes mutlu olmak zorunda mı? Değil. Ben de mutsuz olurum ve bununla yaşarım.

Evet, ben Zeynep. Siz isterseniz bana “Zeyno” da diyebilirsiniz. Bambaşka bir hayattan fırlayıp geldim bu sokağa. İlk zamanlar çok ağladım, alışamadım ama şimdi sanki asırlardan beri atalarımın at koşturduğu bir mekâna geldim ve onların hatırasına sahip çıkıyormuşum gibi benimsedim bu sokağı. Niye geldiğimi soracak olursanız bana, kısa bir özet geçeyim.

Kırılmış ve artık hayattan zevk almayı bırakmış bir Zeyno, hayatına ve hayatındaki tüm insanlara veda etmek istiyordu. Bunalımın, ruhsal çöküşün, duygusal yıpranmanın, depresyon denen o illetin tamamen kucağına düşmüş, yaşadıkları ona çok ağır gelmişti. Güçlü durmaya, insanlardan acısını saklamaya çalıştıkça aslında güce değil anlaşılmaya ve içini döküp rahatlamaya ihtiyacı olduğunu fark etti. Artık gündelik konuşmaların içinde bulunmak istemiyor; insanların sohbetlerine, gelecek planlarına ve geçmiş anılarına tahammül edemiyordu. Zeyno insanların gözünde sanki görünmüyordu. Kimseye “Beni görün.” diyemiyordu. İnsanların hayatında onların dinleyicisi olmak yerine kendi hayatının devrimcisi olmak istedi.

İşte sevgili okur; ben, yani Zeyno, bir gün kimseye haber vermeden birkaç parça eşyamla, üç kuruş paramla çıkıp gittim insanların hayatından. O gün kaderin beni getirdiği, nasıl olduğunu bile anlamadığım bir yolcuğun sonunda bu sokağa taşındım. Hâlâ buradaki kimseyi tanımıyorum. Dışarı nadiren çıkıyorum. Dışarı çıktığımda da başımı öne eğip kimselere bakmadan hızlı adımlarla yürüyorum. Şu an nasılım? Aynıyım aslında. Pek işe yaramadı. Ama en azından beni tanıyan, benden bir şey bekleyen, adımı bilen kimsenin olmadığı yeni bir düzen geçmiş düzenden daha iyi geldi. Aslında yıllardır mekân değişikliğine ihtiyacım varmış ama bunun için sebep yokmuş gibi…

Badem Sokak halkı beni tanımıyor ama ben bir yıldır herkesi her gün o kadar çok gözlemledim ki; kim hangi binada kaçıncı katta oturuyor, kim sabah işe kaçta gidiyor, kimin sevgilisi köşe başında bekliyor, şu çocuk kimin çocuğu… Artık biliyorum. Hatta karşı binalarda perdelerin açılma saatlerinden artık kim kaçta uyanıyor onu bile öğrendim. İyi bir gözlemci oldum. Yani şu kaldırımda oturan teyzelerle yarışırım bu konuda.

Bakma öyle, elbette başka meşguliyetlerim de var. Kitap okumak, temizlik yapmak, yemek yapmak, minik heykellerimle uğraşmak gibi. Güzel Sanatlar Fakültesi mezunuyum. Kendimce küçük heykeltıraşlar yapıyorum. Badem Sokak’a taşınmadan önce küçük bir atölyem vardı. Şimdi evin bir odasını atölye yaptım ve anlaştığım bir mağazaya satıp geçimimi sağlıyorum.

İşte söylemek istediğim şu ki: İnsan önce yeni bir başlangıca cesaret etmeli. Ben cesur olanlardandım. Bu yola çıkarken de acılarımın, kırgınlıklarımın, öfkelerimin benimle geleceğini biliyordum. Zaten istediğim; insanlar içindeki yalnızlığımdansa gerçek yalnızlığımla kendimi onarmaya, hatta bununla yaşamaya alışmaya çalışmaktı. Sıfırdan düzen kurmanın aslında zor olduğunu ama kurduktan sonra da vazgeçilmez bir tat verdiğini söylemek isterim.

Şimdi bana diyeceksin ki: “E, bunları bize niye anlatıyorsun Zeyno?”

Ben de size diyeceğim ki: “Onu yazarınıza sorun, ben ne bileyim? Getirdi, konuşturdu beni.”

Sonra dönüp ona soracaksınız. O da diyecek ki: “İnsan acılarından değil, acının sebebi olanlardan kaçar.”

Yazar Hakkında: Öznur ÖNGEL KARAKAŞ

Sokak Lambası

“Sigaramı sokak lambasının sarı ışığının altında içiyorum. Gecenin varlığı tüm insanlığa bir...
Devamını Oku

1 Comment

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir