Yüklerini Yere Bırakanlar

Yazar Hakkında: Özlem Ceylan

Yüklerini Yere Bırakanlar

İyi olma hâli, çoğu zaman sessiz bir fedakârlık olarak öğretilir insana. Herkese...
Devamını Oku

İyi olma hâli, çoğu zaman sessiz bir fedakârlık olarak öğretilir insana. Herkese açık olmak, her çağrıya cevap vermek, her yükü taşımak.

Dışarıdan bakıldığında düzenli görünen bu hâlin içeride bıraktığı şey ise çoğu zaman adını koyamadığımız bir huzursuzluktur.

Bir süre sonra insan şunu fark eder: Kalabalığı tanıdık kılan, verdiği “evet”lerin sıcaklığıdır. Bencil görünmekten korkan, kimseyi kırmamaya yeminli bir hâl… Çevresi geniştir ama içi yorgundur. Dışarıdan bakınca düzenli, içeriden bakınca sessiz huzursuzluk taşıyan bir hâl…Zamanla içimde büyüyen bir his vardı: Böyle olmamalı.

İlk kez beni yoran bir şeye iyi niyetle katlanmamayı seçtim. Adını tam koyamadığım bir hâldi bu ama artık otomatik bir “evet” değildi; daha çok durmak gibiydi.

Sınırlar netleştikçe çevre seyrekleşir; kalabalık küçülür, sesler azalır.  İnsan, Nietzsche’nin Zerdüşt’teki devesi gibi; yük taşıya taşıya güçlendiğini sanır, oysa asıl ağırlaşan kendisidir. Ve bir gün, yıllardır tutunduğu gerçeklik, köklerinden sökülüp yana devrilir.

Tarık Tufan, Kaybolan kitabında bu anı şöyle tarif eder:
“Zihninde kök salmış gerçeklik ağacı büyük bir gürültü ile yana devrildi.”

O devrilişte anladım: Taşıdıklarım bana ait değildi. Alışkanlıklar, beklentiler, başkalarının konforu… Hepsi “iyi insan” olmanın sessiz bedeliydi. Beni yoran, artık hayatıma hizmet etmeyen davranışlardı.

Onları değiştirmeye cesaret ettiğimde şunu anladım: Düzen, dışarıdan değil, insanın içinden başlıyordu. İyi olmakla tükenmek arasındaki çizgiyi çoktan geçtiğimi görmek zor olmadı. Yaptığım iyiliğin zamanla görünmezleştiğini, bir hakka dönüştüğünü kabullendiğimde ise her şey netleşti.

Erich Fromm’un şu cümlesi, anlattığım dönüşüm hikâyesinde tam yerine oturur:
“İnsan kader dediği şeyi, çoğu zaman farkına varmadan sürdürdüğü tekrarlarla kurar.”

Gerçek dönüşüm, insanın doğru bildiklerini yeniden düşünmeye cesaret ettiği yerde başlar. Aynı hatayı bir kez daha yaparken kendine şu soruyu sorabildiği anda:

Ben bunu gerçekten istiyor muyum?
Yoksa sadece tanıdık olduğu için mi buradayım?

O soruyla birlikte fark ettim ki bencillik sandığım şey, aslında kendime sadık kalma cesaretiydi. İnsan bazen başkalarını kırmamak için değil, kendini kaybetmemek için durmayı öğrenmeli.

Devenin yükleri yere düştüğünde içimde başka bir hâl belirdi: Aslanın hâli. “-meli, -malı”lara itiraz eden, geri çekilmeden ama gürültü de çıkarmadan kendi alanını savunan bir ses. Herkese değil, kendine sadık kalmayı öğrenen bir ses.

Gerçeklik devrildikten sonra bir süre ortada kaldım. Yıllardır bildiğim bu hâl artık yoktu. Kaybolmayı kabul etmekten daha sarsıcı olan şey ise geriye nasıl döneceğini bilmemekti. Yükler yere bırakılmıştı ve bu kez başka bir soru çıktı karşıma:Peki şimdi ne olacak?

İnsanı alışılmışlığın içinde tutan şeyin çoğu zaman korku olduğunu anladım. Yeni hâl nasıl biri olacaktı? Neye tutunacaktı? Büyük cevaplar aramadım. Büyük kararlar da almadım. Karmaşanın içinde küçük ve gerçek düzenler kurmaya başladım. Yolum kitaplardan geçti. Her gün, karşılıksız. Bir yere varmak için değil; durabilmek için. Altını çizdim, yazdım, bazen itiraz ettim. Bir kitabı, onun hakkında konuşmak için değil; içimde neyin yer değiştirdiğini görmek için okudum. Sayfalar arasında kendime döndüm.

Şimdi etraf sessiz. Ama bu sessizlik boş değil; berrak. Yorucu değil; sahici. Az değil; gerçek..

Ve ilk kez, düzensizliğin içinden geçerek kurduğum bu hâl bana ait.

Yazar Hakkında: Özlem Ceylan

Yüklerini Yere Bırakanlar

İyi olma hâli, çoğu zaman sessiz bir fedakârlık olarak öğretilir insana. Herkese...
Devamını Oku

1 Comment

  • İnsan iki kere doğarmış .Birincisi annesinden,ikincisi kendini kendinden doğurmasıymış . İkincisi kişinin gerçek doğumuymuş.
    Kaleminize sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir