6 Şubat depreminde en çok duyduğum kelime buydu: İhtiyaç. Ama o kelimenin anlamı, o günlerde bambaşka bir derinlik kazandı benim için.
Evde otururken fark ettim ki, ne kadar çok ihtiyaç fazlası eşyam varmış aslında. Takım takım bardaklar, kıyafetler, “bir gün lazım olur” diye sakladıklarım…
Diğer tarafta evleri yıkılmış, yeniden yuva kurmaya çalışan insanlar vardı. Bir yanda fazlalıklarımız, öte yanda eksik kalan hayatlar…
O anda anladım: Bazen “ihtiyaç” sandıklarımız aslında yalnızca alışkanlıklarımızmış.
Maslow’un meşhur İhtiyaçlar Piramidi’nde en alt basamağındaki temel şeyleri düşündüm: Nefes almak, su içmek, barınmak, güvende olmak…
Deprem bana o basamakları yeniden hatırlattı.
İnsanın gerçekten neye ihtiyacı olduğunu kaybetmeden anlaması zor galiba. Zaman geçtikçe fark ettim ki çağımızda ihtiyaçla arzu birbirine karışmış durumda.
Kendimizi iyi hissetmek için sahip olduklarımızı çoğaltıyoruz ama içimizdeki eksiklik hiç dolmuyor. Yeni bir eşya, yeni bir tat, yeni bir ben…Her şey hızla tükeniyor, mutluluk bile geçici hale geliyor. Belki de en büyük yoksunluğumuz yavaşlamayı ve şükretmeyi unutmak.
Çocukluğumdan bu yana tüm oyuncaklar benim olsun isterdim. Ama artık bir yetişkinim, biliyorum ki tüm oyuncaklar benim olamaz.
Belki de büyümek, tam da bunu kabullenebilmek: Her şeye sahip olamayacağını bilmek ve elindekinin kıymetini fark etmek.
Şükrü Erbaş’ın dizeleri gelir aklıma: “Sahip olduklarımız, sahip olmadıklarımızın gölgesinde kalıyor.”
Belki ihtiyacımız olan tek şey, gölgeyi fark edip kendimize sormak: “Gerçekten buna ihtiyacım var mı?”
İşte o an, Maslow’un İhtiyaçlar Piramidi’nde bir basamak daha yukarı çıkabiliriz.
Çünkü gerçek özgürlük, bazı şeylerden vazgeçmeyi öğrenmekle gelir.