
Kahve fincanının kenarında kalan o kahverengi halka yine aynı yerde her sabah aynı suçluluk hissi gibi yapışıyor hayatıma. İnatçı, yorgun ve huysuz… Yatak sıcak ve güvenli; tıpkı Tanrının huzuru gibi. Oysaki ben fincanı düşünüyorum. Tek bir hakkım varmışçasına kalkıyorum olduğum yerden. Mutfakta nerden geldiğine dair en ufak bir fikrim olmayan cezveyi ateşin üzerine koyuyorum. Ateşi yakmış mıydım diye düşündüm? Ağır hareketler eşliğinde elime aldığım kahve kavanozundan bir kaşık aldıktan sonra göz kararı dolduruyorum suyunu. Ağır ateşin kahvemi pişirmesini beklerken yaşamın o varoş kokusu geliyor burnuma. Bunun kaçıncı dünyam olduğunu sorguluyorum. Kaç kez burada bilinçsizce var olmuştum başka suretlerde? Hangi gelişim bu kadar bezgin ve yorgun bir ruh haline sahipti?
İlk gelişimdi belki de ya da binlerce kez… Kestiremediğim bir gerçek vardı orada bir yerlerde. Bulup çıkarmak isteği ile doldu bedenim ama önce kahvemi içecektim. İsteğim biraz daha bekleyebilirdi. Dünyanın varlığını sorgulamak burnumda tüten o acı kahve kokusuna iyi gelmişti. Sorguladığım şey dünyam mıydı yoksa dünya mıydı? Kendi evrenimin meselesiydi bu. Kaç kez gelmiş olma ihtimalime kayıyordu düşüncem. Bir kez mi binlerce kez mi? Mesela bir astronot olup uzayda süzüldüm mü hiç veya bir berduş olup sokak sokak gezdim mi? Dişi bir peygamber devesi olarak gelip eşimin başını yedim mi? Ne diyorum ben…
Kahveyi fincana doldurdum; şimdi içiyorum ya sonra ne olacaktı sanki? Kahve tüm ağırlığıma rağmen benimle olmaya devam edecek miydi? İç savaşlarıma yeniden yelken açacaktım sanırım. Tadı fena olmamış olan acı kahvemden bir yudum aldım. Telvesi biraz fazla olmuş. Olsun yine de içeceğim. Fincanın yaldızları varmış yeni fark ediyorum. “Yaldızları hiç sevmem ki ben” diye geçiyor içimden. Ne önemi var ki? Bir eşi daha olmayan saçma, çatlak, yaldızlı bir fincan var şimdi karşımda. Ne kadar sorun ediyorum bir nesneyi? Neydi ki bizim nesnelerle alıp veremediğimiz? Onların da bir dünyası olduğunu düşünüyorum.
“Şeylerin dünyası” hoş bir terim oldu diye geçiriyorum içimden. Yeni bir isim bulup not almak istiyorum. Acaba geçmiş hayatımda ben ucuz bir romanın yazarı mıydım? Geçmiş hayatım mı? Yine şeylerin dünyasından geldiğim noktaya bak. Şimdi karşımda duran bu saçma yaldızlı fincan eski yaşamında değerli bir vitrinde sergileniyordu belki de belki bir müzede veya antikacıda? Saçmalıyorum. Bana da birilerinin hatıraları vasıtasıyla gelmiştir. Kimin hatırasıydı? Ne yapacaktım ki? Anısına bir avuç kahve mi verecektim hayrına? …
Dünyaya kaç kez gelmiştim yaldızları atmış içi çatlak bir fincan olarak?
Ya da yatağını Tanrının eli sanan bir Âdem olarak…