
“Hissetmek ne renktir?” diye sormuştu Fernando Pessoa arkadaşına gönderdiği bir mektupta.
Ben de soruyorum şimdi; hangi renkti bizi ele geçiren tonlarıyla? Yoksa tüm renklerin bir zamanı mı vardı hissetmek için? Duygu durumumuza göre şekillenir miydi, bir kalıba sığacak kadar katı mıydı yoksa… Ağlayıp hüzünlendiğinde siyaha çalan gri, ümitsizlik ve karamsarlaştığında kahverengi, huzur ve mutlulukta sarı mıydı? Aşık olduğunda turuncu, umutlandığında mavi, sarhoş olduğunda kırmızı mıydı?
Başardığını düşündüğünde tek olmaya karar verdi iç dünyan. Çalkantılardan kurtulmuş, sakinleşmiş hayatı bir ritme uydurmuş, kendi halindeliğiyle yaşamaya beyaz bir ton seçmiş. Uzun süre onunla mutlu olmanın tadını çıkartmış, dışarıdan gelene itibar etmeden korumuş kollamış seçtiğini.
Ve sonra bir patlama. Bom!
Renklerin, hayatından tamamen gitmek istediği dönem gelip çatmış ve hızlı bir renk körlüğü başlamış. Siyahlar, beyazlar, maviler, turuncular kaybolmuş.
Ruhuna renk karışımları eklemek için ne yapardın? Tüm cesaretinle, şimdi nötr olan haline yepyeni bir renk kartelası oluşturup sıfırdan yaratırdın değil mi? Keşkelerin tümünü arkada bırakıp yeni alaşımın içinde kaybolmak, kaybetmek…
Önce damlaları toplamak; bir şarabın kırmızısıyla denizin mavisi mesela. Eski bir dostun kahverengisi, sevdiğin bir şarkının turuncusu…
Peki özlemek ne renkti? Özlemek bir renge sığar mı? Tarifi var mıydı bir duygu gibi? Kırmızı gibi yakıcı yoksa mavi gibi sonsuz bir gökyüzü müydü? Gecenin mavisi gibi miydi yoksa sisli ve ulaşılmaz mıydı?…
Bir ebemkuşağında sevdiğin tüm renkleri görüp erişememek gibiydi özlemek …