
“Düzen” kelimesi, kökeninde “düzeltmek” ve “düzenlemek” fiillerini taşır. Belli bir kural, yöntem ya da sıraya göre işleyen bir sistemi anlatır. Daha yolun başında öğreniriz bunu Hayatımız boyunca da bizden beklenen tam olarak budur: Düzene girmek, düzeni korumak ve mümkünse hiç bozmamak.
Hayat yolculuğumuzda kusursuzca uyumlanmamız gereken görünmez bir şablon vardır. Düzenli olmak, yalnızca bir tercih değil; neredeyse bir erdem gibi sunulur bize. Dağınık olan eksik, uyumsuz olan kusurlu sayılır.
Ebeveynlerin çocukları için kurduğu hayaller de çoğu zaman öğrenilmiş düzen takıntısının içinden konuşur: “Okusun, iyi bir mesleği olsun, hayatını yoluna koysun.” İstikbalin anahtarı bu sıralamada gizlidir sanki. Çoğumuz bu kalıpların içinde büyür, pek azımız gerçekten sevdiği işlerle hayatını kurabilir. Buna rağmen, kendi çocuklarımızdan beklentilerimiz de pek değişmez.
Gün, “yatağını topla” ile başlar; “derslerini program dâhilinde çalış” ve “iyi bir bölüm kazan” uyarılarıyla devam eder. Resme yeteneği olan bir çocuğun ressam olma ihtimali endişe vericidir; çünkü düzenin dışında bir ihtimaldir. Bu yüzden çocuğun geleceği sağlam olsun diye pirinç yutturur, kurşun döktürür, türbe kapılarında umut ararız. Düzen bozulmasın diye belirsizliğe karşı küçük ritüeller icat ederiz.
Dayatılmış toplumsal düzen, çekirdek ailede başlar; sonra arkadaş çevresi, akrabalık ilişkileri ve iş hayatında görünmez bir denetim mekanizmasına dönüşür. Düzen, aynı zamanda rutindir. Rutin ise güven verir. Çünkü sürpriz barındırmaz. Oysa sürpriz, risk demektir. Güvenli limanımız zarar görmesin diye birçok evlilik “miş” gibi sürdürülür; birçok hayat, gerçekten yaşanmadan devam eder.
Hayattaki düzen, matematikteki örüntülere benzer. Belirli bir sırayla tekrar eden davranışlar, alışkanlıklar ve yapılacaklar listeleri… Değişim, bu örüntünün kırılmasıdır ve tam da bu yüzden korkutucudur. Çünkü bildiğimiz düzen yıkıldığında yerine ne geleceğini bilmeyiz.
Oysa Şems-i Tebrizi’nin dediği gibi:“Düzenin bozulur, hayatın altüst olur diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatının altının, üstünden daha iyi olmayacağını?”
Belki de mesele, hayatın yalnızca üstüne bakmaya alışmış olmamızdır. Altına bakmak cesaret ister. Alışkanlıkları terk etmek, konforu riske atmak, güvenli sandığımız alanlardan çıkmak…
Bazen cesaret; sevmediğin bir işten istifa etmektir. Bazen mutsuz bir evliliği bitirmek. Bazen de çocuğun eline bir fırça tutuşturup onun kendi düzenini kurmasına izin vermektir.
Çünkü her altüst oluş bir yıkım değil; kimi zaman gerçek düzenin başlangıcıdır.