
Vay efendim, “Ne bu gizemli hâller?”, “Esrarengiz adam!” gibi söylemlere o kadar çok maruz kaldım ki yıllar içinde… Başıma gelenleri unutmaya çalıştıkça sordular. “Yahu, hiç kendinden bahsetmiyorsun,” dediler de dediler. Anlatmıyorum; çünkü anlatmaya başlayınca kendimi durduramıyorum ve bir zaman sonra karşımdaki kişinin sorduğuna soracağına pişman olduğunu görüyorum. Neyse, başladık bir kere; dönüş yok!
Tokatlıyız biz, Zile’den. Bizimkilerin öyle dillere destan bir tanışma hikâyesi yok. Evvel ezelden birbirlerini biliyorlarmış. Teyze çocukları kendileri ama sanırsın Titanik’in Jack ve Rose’u. Öylesine tutkulu ve sevgi pıtırcığı bir çift. Zaman zaman bizimkiler metropolde doğmuş olsalardı da gene birbirlerini bulup seçerlerdi diye düşünürdüm. Velhasıl bu aşktan önce abim dünyaya gelmiş. —Abim, dünyanın en kirlenmemiş, temiz kalpli insanıdır. Zekâdan biraz eksik tabir edilen ama sevgi dolu bir insan… Yıllar sonra Babam ve Oğlum’u izlerken beni en etkileyen karakter abi Salim olmuştu. Birebir abim gibiydi.— Abimin doğumundan birkaç yıl sonra ben gelmişim. Bizimkiler “illa kız da olsun” diye hırs yapınca, benden üç yıl sonra da kız kardeşim Emine dünyaya gelmiş. Emine’mizin ileri düzeyde görme engeli olduğunu nice sonra fark edebildik ve büyüdükçe konuşmayla ilgili de sorunu olduğunu…
Ailemi seviyordum; kardeşlerimi de annemi ve babamı da seviyordum. Ama sanki ailenin ebeveyni bendim ve diğerlerinin hepsi benim kardeşim gibiydiler. Annemle babam sabahtan bağa, yaprağa ya da meyveye çıkarlar; dağda bayırda tavşanlar gibi sevişir, akşama türküler, şarkılar eşliğinde güle oynaya dönerlerdi. Üç çocuk, sıfır kaygı ile anlam veremediğim bir neşeleri vardı.
Okula giden tek çocuk bendim; hatta hala ve dayı çocukları içinde de istikbali en parlak olarak gösterilendim. Ne yalan söyleyeyim, okul benim kaçış noktamdı. Önümde yepyeni kapılar açılıyordu. En çok fen derslerini seviyordum. Fen Bilgisi öğretmeni benim ilgimi fark etmiş olacak ki her soruma bıkmadan usanmadan cevap veriyordu. Bir gün genler, kromozomlar, Mendel’in bezelyeleri konularını işledikten sonra okul çıkışı kafama takılan soruları sordum. Aldığım cevaplar olduğum yere çakılıp kalmama neden oldu. Zararlı baskın gen, çekinik gen, kalıtsal hastalıklar, yüzdelik oranlar beynimin içinde dönüp duruyordu. Sonuç olarak abim ve kardeşimin durumlarının sebebi akraba evliliğiydi. Belki annemle babamın da durumlarını açıklıyordu. Yoksa orta yaşlı, üç çocuklu insanlar neden dağda bayırda Heidi ile Peter gibi koşturup dursunlar? O gün bir karar verdim: Asla akraba evliliği yapmayacaktım.
Yıllar aktı geçti. Lise son sınıfta, babamdan gizli üniversite giriş hazırlıklarımı yaparken onun da “başım bağlansın” diye yan köydeki akrabalarla anlaştığını öğrendim.
Üniversiteyi kazandım. Sonuç gelince babam, “Tabansuzun oğlu tabansız! N’idecen koca şehirde? Evlat mivlat değil, sinsi yılan!” diye bağırdı çağırdı. Zar zor ikna ettim ve sonunda tüm akrabaların uğurlamasıyla Ankara’nın yolunu tuttum. Beklemediğim kadar çabuk adapte oldum şehre. Ankara Üniversitesi İnşaat Mühendisliği’nde okuyordum. Üçüncü senemin ortalarında farklı bir bölümden tanıştığım kız arkadaşımla kısa sürede kaynaştık. Güzel, aklı başında bir kızdı ve ilk defa âşık olduğumu hissediyordum. Kendi aramızda sözlendik. Babası Eskişehirli, annesi bizim oralıymış. Son senemde babası beni tanımak istemişti. Babasıyla dışarıda bir kahve içimlik sohbet ettik. İyi bir adamdı.
Okul bittiği yaz memlekete dönüp niyetimi bizimkilere açtım. Annemle babam, yan köydeki akrabanın kızı konusunda ısrar etmeye kalkıştılar. Kızdım, bağırdım: “Ben akraba istemiyorum diyorum size yıllardır!” dedim. Bir de sussunlar artık diye yalan attım: “Gelininiz hamile, bekletmek olmaz,” deyiverdim. Hemen kız isteme planlamaları yapıldı. On beş gün sonra kalktık, Ankara’ya gittik. Kapıyı güzel sevgilim açtı yanında kardeşiyle birlikte. Elimizde çiçek ve çikolatamızla salon kapısından adım attığımız anda annemden bir “Amanın!” nidası yükseldi. Sevgilim, ben ve kardeşi şaşkınca anneme ve diğerlerine tenis maçı izler gibi bakıyorduk. Annem kafasını ellerinin arasına alıp olduğu yere çömeldi. Babam, “Gâvurun kızı Halime!” diye sayıklıyordu. Annesi koltuğa yığıldı; sanırım baygınlık geçiriyordu. Babası ve sevgilim sağa sola, mutfağa kolonya için koşturuyorlardı. Bir vodvil sahnesinin içine düşmüştüm. Bir anda ortam karıştı; giriş çıkışlar yoğunlaştı, durum tam bir keşmekeşti.
Doğumumdan önce iki halam varmış meğer. Askerliğini bizim oralarda yapan Eskişehirli bir subayla kaçmış küçük halam; izini bulamamışlar. Sonra da “Öldü” demişler, adını bile anmamışlar. Şu an koltukta ayıltmaya çalıştıkları benim Halime halam, sevgilim de halamın kızıymış yani. Akraba evliliği yapmamak için taklalar attığım hayatta kaderle kuzen çıkmıştım.
Kimseye bir şey söylemeden çıktım oradan. Yürüdüm, yürüdüm… Belki dedim, Ankara’nın bilmediğim sokakları kafamın içinde yeni bir yol açar, bana bir şey söyler. Hiçbir şey söylemediler.
“Kendi bildiğim yol en doğru yoldur,” dedim. Babamlara hamilelikle ilgili söylediğim yalanın yalan olduğuna şükrederek yoluma devam ettim.