Geçmişin İzi-3

Yazar Hakkında: Öznur ÖNGEL KARAKAŞ

Hissi Kablelvuku

“Neden durdun? Hadi anlatsana” Beynimin içinde zelzele oluyordu. Oturduğum yerden kalkıp pencereyi...
Devamını Oku

Kont akşam saat 8’de Yıldız’ın apartmanına geldi. Bu apartmana her girmesinde ne çocukluğunda ne de gençliğinde hiçbir zaman almadığı rutubet kokusunu dakikalarca içine çekerdi. “İnsanlar bu kokuyu neden sevmez? Anlamıyorum.” diyerek olağan hızından çok daha yavaş çıkardı merdivenleri. Bu koku onun başını döndürür, hiçbir zaman tatmadığı huzuru bu rutubet kokusunda bulurdu sanki. Temizliğine temizdi apartman ama o eski binaların ne yaparsanız yapın çıkmayan karakteristik bir kokusu vardır ya hani; rutubet, eskimiş merdiven korkulukları ve fayansları, her dairenin farklı tasarımdaki çelik kapıları, kapıların kulpuna ya da duvara monte edilmiş ihtiyaç sepetleri, apartmana adım attığınız anda bir duvarında asılı duran posta kutuları gibi… Eskinin içinde eskiyi aradığınız geçmişin muhteşem izleri… Kont için Yıldız kadar onun oturduğu bu apartman da vazgeçilmezdi. Eğer bu apartmana bir isim verme şansı olsaydı “Vintage” ismini verirdi. Çünkü onun için bu apartman kaybedilmemesi gereken bir değerdi.

Kapıyı çaldı. Çok sürmeden Yıldız, telaş içinde açtı kapıyı. Hazırlanmıştı. Ayak bileklerine kadar uzanan kırmızı saten elbisesini, siyah ince topuklu kadife botlarını, incecik belini saran siyah rugan derisi kemerini, vücut hatlarını ortaya çıkaran dar siyah saten gömleğini giymiş ve zarifliğiyle Kont’un aklını yine başından almıştı. “Çantamı hazırladıktan sonra hazırım. İçeri gel istersen?”

-Bir yaz gecesi, ertesi günün güneşli geçeceğini haber veren o Yıldız sensin. Bu ne güzellik, bu ne ihtişam! diyerek içeri girdi Kont.

Yıldız’ı her görmesinde, ona her bakmasında, onun yasemin çiçeği kokusunu her içine çekişinde tekrar tekrar âşık oluyordu. Yıldız gülümsüyor, diğer yandan da çantasının içine eşyaları dolduruyorken Kont’a gülümsedi. Hafif bir kadınsı kıskançlık serzenişiyle:

– Senin gibi soylu ve yakışıklı bir adamın yanına yakışma çabası sevgili Kont. Biliyorsun bütün kadınların gözleri senin üzerinde.

Kont küçük bir kahkaha attıktan sonra nişanlısını yanına yaklaşıp belinden sarıldı. Kıskanılmak gururunu okşasa dahi sevdiği kadının başka kadınları kıskanmasına sebebiyet vermekten utanç duydu. “Benim gözüm senden başkasını görür mü hiç?” diyerek boynuna bir öpücük kondurdu. “Fakat seni bu kadar kısa sürede böylesine toparlanmış göreceğimi hiç tahmin etmiyordum.”

-Kahve ve duş kendime getirdi. Bir alkolik için bu kadar saat, ayılmasına yardımcı olur.

Yıldız, Kont’tan uzaklaşıp masanın üzerindeki anahtarını da çantasına koyduktan sonra “Ben hazırım, hadi çıkalım.” diyerek nişanlısının koluna girdi.

Apartman kapısından arabaya binene kadar bile insanın içini titretecek kadar soğuk bir hava vardı. Rüzgâr, intikam alır gibi esip sarsıyordu her şeyi. Ağaçlar sanki kökünden ayrılıp devrilecek; kuşlar kanatlarını çırpamayarak yere düşüp bir kedinin akşam yemeği olacaktı. Çatılar uçup talihsiz bir adamın başına düşüp onu ezecek, arabalar rüzgârın şiddetinden direksiyon hakimiyetlerini kaybedip bir bariyere çarpacaktı.

Yıldız’ın ayak bileklerine kadar uzanan saten kırmızı eteği bacaklarına yapışıp yürümesine engel oluyordu. Kont, kuş kadar hafif olan Yıldız’ı belinden kavramış, hızlı yürütmeye çalışıyordu. Arabaya binip yola çıktılar. Nereye gittiğini bilmeyen Yıldız, merak dahi etmiyordu. Şu an bu rüzgârın şiddetinden kurtulmuş olmasına seviniyor, saçını topuz yaptığı için kendini tebrik ediyordu. Yağmur başladı. Araba camları önce küçük yağmur damlacıklarıyla ıslandı, sonra sileceklerin zor yetiştiği kadar şiddetli yağmur sularıyla.

Bu havada dışarı çıkmanın ne kadar anlamsız olduğunu, zaten kasvetli havanın her zaman ruhunu sıktığını bilen Yıldız: “Bu havada gitmesek olmaz mıydı? Şuna bak, gideceğimiz yer uzak olamasa bari…” diye nişanlısına sitem ediyordu. Kont, gözünü yoldan ayırmayarak olabildiği kadar yavaş gidiyordu.

-Uzak değil, birazdan geldik sayılır.

Zorlu bir yolculuğun ardından Kont, güzel ve ihtişamlı bir evin önünde durdu. Yağmur hiç azalmamış, bardaktan boşalırcasına yağıyordu. Kont şemsiyesini açıp indi. Yıldız’ın kapısını açıp onu da şemsiyenin altına aldı. Hızlı adımlarla bahçe kapısından girdiler. Etraflarına bile bakamayacak kadar rüzgârlı ve soğuk bir hava vardı. Yıldız, soğuktan titreyen sesiyle sadece “Kimin evi burası? Daha önce gelmediğimiz bir yer.” diyebildi. Nişanlısından sadece “İçeri girince tanışırsın” cevabını aldı. Kapının önüne geldiklerinde kapı açılmış; evin yardımcısı misafirleri “Buyurun lütfen! Geçin, hemen geçin” diyerek hızla içeri aldı. Kont elindeki şemsiyeyi ve montlarını yardımcıya verip, “Ev sahibi nerede?” der gibi bir bakış attı. Yardımcı eliyle girişi göstererek önlerinden yürümeye başladı. Misafir odasına girdiklerinde kimseyi göremediler. Kont etrafa bakındıktan sonra tekrar yardımcıya döndü. Yardımcı “Siz oturun efendim, ben hemen geldiğinizi haber veriyorum.” diyerek yanlarından ayrıldı. Yıldız da Kont da oldukça şaşkındılar. Birbirlerine bakarak bunun bir saygısızlık olduğunu söylediler. Misafirler bekletilmezdi onların lügatinde. Misafir kapıda karşılanır, kapıya kadar yolcu edilirdi. Bu ziyaretten memnun olmadıkları ikisinin de yüzünden okunuyordu.

Onlar daha oturmadan içeriye bir genç kadın girdi. “Hoş geldiniz. Lütfen kusura bakmayın, geldiğinizi işitemedik. Ben Melda.” diyerek önce Kont’la, daha sonra Yıldız’la el sıkıştı. İkisi de anlayışla karşılamış bir tavır takınarak tebessümle kafalarını salladılar. “Buyurun lütfen oturun, Mehmet birazdan geliyor,” diyerek eliyle kahve rengi nubuk kumaş koltukları gösterdi. Genç kadın Kont’la sohbet ederken, Yıldız’ın gözü odayı tarıyordu. Her yer kahverengi ve tonlarıyla döşenmişti. Genç bir çift için oldukça eski bir tasarım olduğunu düşünüyor; Yıldız’ın gözleri odanın içinde renk arıyordu. Ahşap, acı kahve zigon sehpalar; ortada yine aynı renkten bir orta sehpa vardı. Perdeler kahve rengi ve krem rengi karışımıydı. Eski, ceviz rengi bir vitrin duvarı kaplamış; içinde tek bir eşya bile yoktu. Kahvenin bütün tonlarını içinde barındıran halı, neredeyse tüm zemini kaplamıştı. Yıldız bu ev de yaşam belirtisi bulamadı. Duvar hariç her şey kahverengi ve ruhsuzdu. Melda Hanım, Yıldız’a dönerek “Siz nasılsınız, Yıldız Hanım?” dedi. Yıldız gözlerini Melda’ya çevirdi. “Teşekkür ediyorum, afiyetteyim. Siz nasılsınız?” diyerek yalancı bir tebessümle yanıtladı. Melda sıradan hayatından bahsederken Yıldız onu neredeyse işitmiyordu. Sadece kadından bir anlam ve kişilik analizi çıkarıyordu. Sarı ve yıpranmış saçları gözüne batıyor, yüzündeki biçimsel eğrilik sinirsel bir hastalığı olduğunu bağırıyordu. Kumral tenindeki eşitsiz cilt tonu fazla sigara içtiğini, kahverengi gözlerinin altında beliren hafif renk koyulukları uyku düzeni olmadığını ve gözkapaklarındaki şişlikler sık ağladığını resmediyordu. Analizinin sonucunda mutsuz bir kadın portresi çıkardı. Az önceki yardımcı kadın, elinde ikramlıklarla içeri girdi. Akşam yemeği için hazırladığı sofraya tabakları yerleştiriyordu. “Mehmet Bey gecikecek sanırım?” dedi Kont. Melda hemen ayağa kalkıp “Lütfen kusura bakmayın, gerçekten gecikti. Ben hemen bakıp geliyorum.” diyerek kapıya doğru yöneldi. O esnada Mehmet içeri girdi. “Çok özür dilerim kıymetli Kont, geciktim. Bir misafirim vardı.” diyerek Kont’a doğru yürüdü. Yıldız başını sesin geldiği yöne doğru çevirdi. Titreyen sesiyle sadece bir kelime döküldü ağzından:

“Mehmet…”

Yazar Hakkında: Öznur ÖNGEL KARAKAŞ

Hissi Kablelvuku

“Neden durdun? Hadi anlatsana” Beynimin içinde zelzele oluyordu. Oturduğum yerden kalkıp pencereyi...
Devamını Oku

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir