Öfkelenince neye öfkelendiğini biliyordu ama niçin yaptığını bilmiyordu. Yaptıklarını yaralarına atfediyordu. Öfkesiyle sarmaya çalıştıkça başka yaralarını kanatıyor, konu kapanmıyordu. Kendini an’da kabul etmeyen biriydi. Öfke onun için bir duygu değil, haklılıktı.
Geçmişle yaşadığını bilmiyordu; kendisiyle yaşamak için doğduğunu da. Kendine fazlaydı, başkalarına yetmiyordu. Muhtemelen kendi numarası telefonunda kayıtlı değildi. Bu yüzden kendini arayamıyordu. Toktu, sağlıklıydı. Bir hayatı vardı. Yetmiyordu. Ama kendini ararken aklından hep başkası geçiyordu.
“Çok üstüme gelme sen de abi!”
“Oğlum, senin iyiliğin için söylüyorum.”
Ekrandan bir isme dokundu. Başkasının yalnızlığını işgal etmek üzere kendini oraya attı. Yalnız kalmak, onun için bir zorbaya teslim olmaktı. An’ı paylaştıkça kurtulduğunu sanıyordu. Başkalarının yalnızlığını alıp içinde eriyordu. Kendine yaklaşamadıkça başka yaralara yaklaşıyordu. Başkalarının yaralarına yakışıyordu; kendi yalnızlığından daha çok.
Anlatılan her acı kurban yaratıyordu. Her kurban kutsallaşıyordu. O da o kutsallığın içinden nefes alıyordu. Kendi yalnızlığına dokunamayan biri için en güvenli yer başkalarının yaralarıydı. Geçmişle yürüyenler, en çok anlattıkları yerden çoğalır.
Bu sunakta—
Bir şey var.
Çözemiyorum.
Sen olsan da olmasan da
çözen yok.
Mutlak mümkün değil.
İnsandan mutlak olur mu hiç?
Ay’a bakan aya benzer.
Uykudan vazgeçmek,
Güneş’i terk etmekti.
Güneş umurunda değilmiş gibi yap!
Sabah kalkınca
gözlerindeki karanlığı
yıkayacaksın muhakkak.