
GRİ
Mayıs başıydı. Buraya nasıl geldiğini hiç anlamamıştı; her şey sanki birdenbire olmuştu. Yanına ne bir çanta ne de bir eşya almıştı.
Yolculuk umduğundan kısa sürmüştü. Kamp göründüğünde otobüs kontrol noktasına geldi. Kapı sonuna kadar açıldı. Otobüsten indiğinde derin bir nefes aldı ve duraksadı. Başını kaldırıp gökyüzüne baktığında, oranın artık dünya olmadığını anladı. Gökyüzü bildiği mavilikten uzaktı.
Kısa süre sonra görevliler herkese şeffaf paketler içinde tek tip, gri kıyafetler dağıtmaya başladı. Paketlerin üzerinde siyah rakamlar yazılıydı. Kendininkini açtığında 27 rakamını gördü. Misafirler üzerindekileri çıkarıp bu ruhsuz kumaşları giymeye başladı. O an, bu kampta herkes aynıydı; kendi benliğine duyduğu hayranlık, üzerinden çıkardığı kıyafetleri gibi bir boşluğun içine atılmıştı. Boynuna üzerinde 27 yazan o beyaz kartı asarken, yanındakiyle göz göze geldi. Birbirlerine “Bu günleri de mi görecektik?” der gibi baktılar.
“Burada işler diğer kamplardan daha hızlı ilerliyormuş, evrak incelemesi daha kısa sürüyormuş,” dedi yanındaki. Boynunda 18 numara asılıydı. Sanki bildiği bir şeyi tekrar etmek ister gibi sordu: “Gideceğimiz yerin gereklerine uygun adayların evraklarının bir hafta içinde hazırlandığını duydum, doğru mu?”
27 numara, sohbet etme meraklısı değildi; sadece “Bilmiyorum,” demekle yetindi.
Salondaki kalabalık hoparlörden gelen metalik sese kulak verdi; misafirler yemekhaneye bekleniyordu. Gri kıyafetli insanların oluşturduğu kuyruk, birbirine geçmiş bedenlerden oluşan cansız bir yılan gibi uzayıp gidiyordu. Yemekhanede bir uğultu ve sadece çatal bıçak sesleri vardı. Tabakta domates çorbası olduğunu düşündüğü kırmızı bir sıvı, spagetti ve yoğurt vardı. Yemek onun için artık sadece bedensel ihtiyaçtan başka bir şey değildi. Yerine oturduğunda keyifli sofraları ve en son gittiği restoranı anımsadı. Terastaydı.
Hava yine böyle sıcak bir bahar akşamıydı. Masasında oturmuş, önündeki mezelerden atıştırıyordu. Arkadan geçen bir garsonun dirseği hafifçe omzuna çarpmıştı. Garson hemen durup mahcubiyetle özür dilediğinde, çocuğun yüzüne bile bakmamıştı. O anki o sessiz yok sayışı, garsonu daha da utandırmıştı.
Yanında oturan kişinin sandalyesini gürültüyle geriye çekmesiyle irkildi ve bu acayip dünyaya tekrar geri döndü. Yemekten sonra büyük, gri bir toplantı salonuna alındılar. Memurlardan biri kürsüye çıktı, sesi mekânda yankılandı:
“Burası bir geçiş merkezidir. Hepiniz yeni bir tayin süreci için buradasınız. Yer altındaki bu diyarda toplanma amacı, bir sonraki döngüde hangi boşluğu dolduracağınızın belirlesidir. Gideceğiniz yer; sistemin gerekliliklerine göre ve sizin kendi tekamülünüzü tamamlamanız için eksiklerinizi gözeterek düzenlenmiştir.”
“27 numara! İçeri gir!”
Buranın zihninde canlandırdığı imgelerle hiç ilgisi yoktu. İçerisi dışarıdan daha serindi. Karşısındaki memur, önündeki dosyayı ağır ağır çeviriyordu. Memur kartı eline aldı, üzerindeki rakama baktı.
“Bir önceki hayatınızda kendinizi hayranlık derecesinde seven, diğer insanları hakir gören bencil bir tarafınız varmış.”
27 numara itiraz etmedi, kendini savunma gereği de duymadı. Sadece bekledi. Yapılması gereken neyse ona hazırdı. Memur, mühürü mürekkebe bastı. Sesi tamamen duygusuzdu. Mühür, kağıda büyük bir sükunetle indi. Memur onay belgesini masanın ortasına bıraktı.
“Tayininiz yapıldı. Devam edebilirsiniz. Dosya kapandı. Sıradaki!”
27 numara kağıdı masadan aldı. Bileti elindeydi. Aklına kaza akşamı dinlediği Highway to Hell şarkısı geldi. O akşam lokantadan çıktığında ne kadar içtiğinin farkında değildi; çok güzel yağmur yağıyordu, kafası da harikaydı. Yalnızlığını ve kafasındaki sesleri, bu bunalımlarını bastırmak için gaza bastı. Daha hızlı, çok daha hızlı… Sonra şarkı sustu, motordan gelen ses de sustu.
Memura teşekkür etmedi; duvardaki Bengal kaplanı tablosuna şaşkınlıkla bakarak odayı terk etti. O yabancı gökyüzü hâlâ tepedeydi. Dağların ardındaki o yeni dünya, onu meçhul bir kalabalığın içine çağırdı.
Giriş kısmı sıkıcı olsa da
Devamı çok akıcıydı 👏👏👏