Stradivarius

Yazar Hakkında: Bilge POLAT

Gri

GRİ Mayıs başıydı. Buraya nasıl geldiğini hiç anlamamıştı; her şey sanki birdenbire...
Devamını Oku

Odada derin bir sessizlik vardı. Sanki görünmez bir anlaşmanın gereklerini yerine getirir gibi herkes hazırlığa koyulmuştu. Kaya beyaz gömleğinin ilk üç düğmesini ilikledi, sonrakilerde zorlandı. Terliyordu ama terlemek onun için nefes almak kadar sıradan, vücudun sessiz bir refleksiydi. Eğildi. Tekerlekli bavulun içinden kadife kutuyu aldı. Doğrulduğunda kutuyu açıp siyah papyonu çıkardı. Gömleğin yakalarını kaldırıp papyonu taktı. Aynaya bakmak istemedi. Aynadaki adamın kendisi olmadığını biliyordu; ona emanet edilmiş bir bedeni taşıyordu sadece.

Koridordan bir genç kızın sesi yankılandı: “Son beş dakika.” Ceketini giymeden önce enstrümanının kutusunu açtı. Beşikten bebeğini alan bir babanın şefkatiyle çelloyu uykusundan uyandırdı. Sonra ceketini giydi, çellosuyla birlikte kulisten sahneye doğru sakince ilerledi.

Sahneye ilk çıkanlar kemanlardı. Usulca yerlerini aldılar. Ardından viyolalar geldi, sandalyeler hafifçe gıcırdadı, sonra sustu. Çellolar birlikte çıktı; enstrümanlarını dizlerinin arasına yerleştirdiler. Omurga hazırdı. Sıra müziğe nefes verenlerdeydi: sahnenin ortasına yakın, ön tarafta flütler, yanlarında obualar ve klarnetler. Ardından vurmalılar göründü. Timbali tokmakları dizlerin üzerine kondu, ziller hâlâ sessizdi; tokmaklar parmaklarda bekliyordu. Her hareket yavaş, ölçülüydü. Birazdan bütün enstrümanlar nefesleriyle sessizliği delecekti. Şef sahnenin ortasında durdu. Bakışları bütün enstrümanlara dokundu. Baget havada asılı kaldı. Zaman bir an durdu.

Kaya ilk defa bu konser salonuna gelişini anımsadı. Onu bu sahnede gördü. Henüz müzik başlamamıştı. İzmir ve İstanbul filarmoni orkestraları, “İki Şehir Tek Nefes” adını verdikleri ortak konserin provasında bir araya gelmişti. Salon kalabalıktı; yeni yüzler, yeni heyecanlar, havaya taze bir gerilim katıyordu. Yasemin kemanını kutusundan çıkarırken Kaya’nın gözü onun ellerine takıldı. Bir lale kadar beyaz ve narindi. Kemanı sakince sol omuzuna yerleştirip başınınım hafifçe sola çevirdi. Göz göze geldiler. Kaya o an bir insanı ilk kez sesinden önce fark ettiğini anladı. Kısa, dostane bir gülümseme… Ama o gülümseme Kaya’nın yıllarca içinde taşıdığı boşluğa sessizce yerleşti.

Şef, bageti aşağı indirdi. Beethoven’ın Yedinci Senfonisi’nin Allegretto’su salonun içine doğru ağır ağır dolmaya başladı. İlk sesi viyolalar verdi, ardından çellolar. Kaya’nın eli ve gözü, ezberlediği bir sokaktan defalarca geçen yaşlı bir adamın yorgun ama hâlâ yürüyen adımlarını andırıyordu. Gözleri notalarda, zihni başka bir zamandaydı.

Beş yıl öncesindeydi…Viyana artık bir şehir değildi; bir çağrı gibi Yasemin’le Kaya’nın ruhlarında dolaşıyordu. Kasım ayında ikisi de özgeçmişlerini, referans mektuplarını, repertuvarlarını, konser listelerini ve niyet metinlerini Viyana Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitesi’ne göndermişti. İki ay sonra ön elemeyi geçtikleri haberini aldılar. Yeni hayat hayallerinin üzerinden sis perdesi kalkmıştı. Geriye sadece Konservatuar’ın  canlı performans sınavının sonucunu beklemek kalıyordu. Yasemin hevesli ve çok mutlu hissediyordu. Hayalin gerçeğe dönüşmesi için yıllarca emek vermişti.

Kaya sabah konservatuvarda dersini vermiş, öğrencilerinin kısa provalarını tamamlamıştı. Akşamüstü eve dönerken aklında Viyana’ya dair umutlar ve annesinin durumu dönüp duruyordu. Annesi unutmaya başlamıştı. Bir gün çarşıya çıktığında geri dönememişti. Kaya onu saatler sonra karakolda şaşkınlıkla bir çocuk gibi beklerken bulmuştu. O  günden sonra kapıyı hep yardımcı açar oldu. Gün geçtikçe durumu daha kötüye gidiyordu. Birkaç hafta sonra Yasemin telefonda sevinçli bir sesle kabul haberi aldığını müjdeledi. Kaya yapmacık bir ses tonuyla çok mutlu olduğunu söyledi. Kendisi  de kabul almıştı. Gidemezdi. Yasemin annesinin durumunu biliyordu ve annesini de yanında götürmesi gerektiğini söylüyordu. Kaya anlaşılmadığını hissediyordu. Yasemin aradığında artık telefonu açmaz oldu. Aynı sözler zihninde bir uğultu gibi tüm gün dolaşıyordu.

Annesi her zamanki koltukta oturuyordu; uyurken bile elinden düşürmediği eski bir fotoğraf çerçevesiyle Kaya’ya baktı. Gözleri boştu.
“Sen geldin mi?” diye sordu. Sonra bir şeyleri hatırlamaya çalışır gibi çerçeveye yeniden baktı. Kaya, annesinin anılarının avuçlarından ağır ağır kayıp gidişini izledi. Artık Kaya’yı tanımıyordu. Doktor ilacın dozunu yükseltmişti. Düzen değişmemeliydi; odanın yeri, eşyaların konumu. Başka bir şehir, başka bir hayat, başka bir ritim; hepsi annesinin zihnini hızla dağıtacaktı. Kaya, geçmişin annesinden usul usul çekilişini izliyordu.

Akşam üzeri telefonuna bir mesaj düştü. Yasemin’di.

“Artık yoruldum. Sessizliğin zaten cevabın oldu. Hoşça kal.”

O anda göğüs kafesinden bir şey koptu, yere düştü, tuzla buz oldu. Umut, heyecan, gelecek; hepsi bir anda sustu. Kaya taş kesildi. Her seçiş bir vazgeçişti. Yasemin giderek aşkından vazgeçiyordu, Kaya kalarak… İkisi de aynı yerdeydi artık, farklı yönlerde.

Eser sustu. Alkışlar salonu doldurdu. Işıklar seyircinin üzerine yayıldı, sahneden geri yansıdı. Spot ışıkları ceketi ve gömleği delip tenine işliyordu. Alnında ve sırtında ince, sıcak ter damlacıkları sessizce kaydı. Kaya alışılmış bir dinginlikle nefes aldı. Enstrümanına yaslandı. Gözleri seyircideydi. Alkışların coşkusu ve sertliği salonun duvarlarına çarpıp Kaya’nın kulaklarında bir uğultuya dönüşüyordu. Gidememenin sessiz hakikatini, kalmanın ağırlığını bedeninde beş yıldır taşıyordu.

Yazar Hakkında: Bilge POLAT

Gri

GRİ Mayıs başıydı. Buraya nasıl geldiğini hiç anlamamıştı; her şey sanki birdenbire...
Devamını Oku

1 Comment

  • Kaya’nın ruh halini, ince ince içindeki sızısını ne güzel anlatmışsın. Zorlanmasına dahil hissettim. Kelimeleri seçişindeki incelik, özen bana çok geçti. Kalemin hiç durmasın..

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir