
İstanbul’un o kendine has, gri ve nemli soğuğunun insanı geçmişe sığınmaya zorladığı günlerden biriydi. Vefa’nın dar sokaklarında, havada asılı kalan kavrulmuş leblebi kokusunu takip ederek o meşhur dükkânın önüne geldim. Ancak o gün niyetim, sadece bir bardak boza içip ısınmak değildi. Tam kapının önünde, o eşsiz eşiğin üzerinde durdum ve bakışlarımı ayaklarımın altındaki o mağrur mermere indirdim.
Hayret verici bir sükûnetle izledim onu. Bir taşın, bunca yılın yükünü nasıl böylesine bir zarafetle kabullendiğini düşündüm. Ortası, binlerce insanın adımıyla derin bir kavis çizmiş; adeta bir avuç gibi içeriye doğru bükülmüştü. O an anladım ki; karşımda duran şey sadece aşınmış bir mermer parçası değil, bir teslimiyetin anatomisiydi. Kendi içime döndüm sonra. Yirmili yaşlarımın başındaki o keskin, ödünsüz ve mağrur köşelerimi hatırladım. Hayata karşı ne kadar dik ne kadar “yontulmamış” bir kaya gibi durduğumu… Tıpkı bu mermerin ilk günü gibiydim; serttim, köşeliydim ve dünyayı kendi doğrumun keskinliğiyle tartıyordum. Zamanın, olayların ve insanların beni eksiltebileceğine dair en ufak bir korku dahi taşımıyordum. Oysa şimdi, o mermerdeki çukurun kenarında dururken hayatın beni nasıl yavaş yavaş yonttuğunu daha net görüyordum. Yaşadığım her hüzün, kaybettiğim her dost, hayal kırıklıklarım ve o büyük yenilgilerim; meğer her biri ruhumun o kaba köşelerine inen birer çekiç darbesiymiş. Başlarda canımı yakan o “eksilme” hissi, aslında beni ben yapan asıl süreçmiş. Tıpkı bu taş gibi; ben de eksilerek şekil almışım. Fark ettim ki, insan da mermer gibi yaşadıkça yumuşuyor. Sert olanın kolay kırıldığı, sadece esneyen ve hayatın akışına uyum sağlayanların ayakta kaldığı o kadim gerçeği hissettim. Bu taş, üzerine basanların ağırlığını reddetmemiş; aksine o ağırlığı bir kimliğe dönüştürmüş. Bir işçinin yorgunluğu, bir çocuğun heyecanı, bir âşığın sabırsızlığı… Hepsi bu kavisin içinde saklı.
Peki ya benim ruhumdaki o derin kavisler? Onlar da şahitlik ettiğim hayatların, paylaştığım acıların ve sevdiğim insanların izi değil miydi? Eğer o sert, geçit vermez halimde kalsaydım hayatın bu hoyrat kalabalığını içimde taşıyabilir miydim? Sanmıyorum. İnsan, üzerine basılıp geçildikçe değil; hayatın yükünü omuzladıkça ve o yükün altında kendi “kavisini” oluşturdukça tamamlanıyormuş. Dükkâna adımımı atarken o çukura bilerek bastım. Ayağımın altındaki o boşluk, bana dünyadaki en güvenli yeri sundu. O an mermer bana fısıldıyor gibiydi: “Korkma,” diyordu, “Eksilmekten, zımparalanmaktan ve o eski sertliğini kaybetmekten korkma. Seni sıradan bir taş olmaktan çıkarıp bir ‘hatıra’ haline getiren şey, hayatın sende bıraktığı bu izlerdir.”
Boza bardağını elime alıp tarçının kokusunu içime çektiğimde ruhumun o aşınmış yerlerine bir selam gönderdim. Artık biliyordum; bizler ancak hayatın bizi yontmasına izin verdiğimiz kadar “insan” olabiliyorduk. Ve her birimiz, ömrümüzün sonunda kendi eşiğimizde bıraktığımız o derin kavis kadar hatırlanacaktık.
Hayat gün geçtikçe bizi yotmaya devam edicek ve biz hayatın bize getirdiklerini her zaman olgunlukla ve öğretici olarak görebilirsek kırılmak yerine esneyerek hayatımızı daha yaşanabilir bir hale getirebiliriz yazı bunlar ve nice düşünceyi alıp bizi başka diyarlara götürebilicek kadar derin ve güzel olmuş emeğinize sağlık