Nice şarkılar mırıldandı içinden adam. Dilinden ne şiirler dizdi. Hepsinin ortak noktası “kadın”dı. Kadın…İçine sığdıramadığı, nefesini yetiremediği, bakmaya kıyamadığı biri. Böyle olmayı hiç beklemiyordu. Etrafınca ciddi bir adam profili çiziyordu. İçine sorsalar ya! İçindeki çocuğun deli taylar gibi yürek ovalarında dört nala nasıl koştuğunu bir anlatabilse… Ağlasa mesela; sevinçten mi, heyecandan mı, artık var olduğu hissinden mi? Gözleri doldu adamın. Kim bilir, belki de kavuşamayacağını bildiğinden; yani umutsuzluktan. “Keşke hiç görmeseydim” ile “Keşke hep görsem” arasında bir metcezir hikâyesiydi sanki…
Mekânın camları buğuluydu. O buğuya neler neler yazmak isterdi. Camlar yetmezdi içindeki hislere ama sadece büyük harflerle “KADIN” yazsa kendisi için yetecekti. Yetecekti de kadın o kelimenin adamdaki anlamını ve büyüsünü nereden bilecekti ki?
Dakikalar düşleri, düşler adamın gizlemeye çalıştığı gülüşleri kovaladı. Dakikalar, düşler, içindeki gülüşler tükenmese. Tükenmek ne acı bir fiil. İnceden inceye kendi de tükeniyordu. Farkında değildi. Adam tükenirken hülyalar doğuyordu. Her tükeniş bir doğum değil miydi? Bir sancı var ama ne sancısıydı bu? Tükenme sancısı mı yoksa yeniden doğma sancısı mı?
Kadın kalkmadan yerinden kalkmayacaktı. Fakat aklına daha içselleştirilmiş bir fikir geldi. Fiziksel olarak yerinden kalkacak ama ruhen daha da yakın olacağı bir fikirdi bu. Yavaş yavaş kalktı, kabanını giydi, çantasını omzuna aldı ve dışarı çıktı. Kırmızı kazaklı kadını dışarıdan hem de yağmurun altında izleyecekti. Mekândan dışarı çıkarken kapıyı kapattı ve kapının koluna dokunduğunda kadının da bu kola dokunduğunu düşündü. Çocukça, delice ve belki de anlamsızca bir kalp sızısı duydu. Bunu kendi mi düşündü yoksa içindeki çocuk mu düşündü, üzerinde hiç durmadı. Çünkü bunun mantıkla bir izahatı olamazdı.
Adam, yavaş adımlarla yağmurun altında tüm kirlerden arınırcasına yolun karşısına geçti. Her adımında kırmızı kazak, kahve, kitap sarmalına daha da düğümleniyordu. Geçti yolun karşısına. Duvara dayandı. Bir dert ortağı gibi taş duvarın kendisine yaslanmasından hoşnuttu. Bir tentenin altına geçti. Yağmurdan korunmak için değil; sigarasını rahat içebilmek için bunu yaparken yağmurdan da özür diler hissindeydi sanki. Sigarasını yaktı. Derin bir nefes çekti. Öyle bir nefesti ki bu; baktığı kadına dair her şeyi ciğerlerinin her zerresine saklayacak gibiydi. Sakladı da. Ağzından duman çıkmasını istememesinin sebebi de buydu. Dumanı bekletti ağzında. Sonra bir öksürük… Gülümsedi biraz. Oyun mu oynuyordu çocuk gibi? Koca adam, küçük oyunlar…
Şarkılardan şarkılar beğense, şiirlerden dizeler seçse, yıldızlardan birine dokunsa keşke…
Kadın…
Adam, kadınla yeniden doğmuştu. Belki doğum sonrası bir ölüm belki de ölüm sonrası bir doğum olacaktı. Kadına her şeyi ama her şeyi feda edebilecekti.
Adam yeniden sustu, içindekini susturdu. Pustu bir kuytuya. Taş duvarın desteği, yağmurun melodisi ve sigaranın sırdaşlığını aldı düşlerine. Düşlere daldı. Düşlerde var oldu. Bir mekân, bir şehir ve kadın ancak bu kadar güzel olabilirdi.
Sokalar ıslak, kaldırımlar yalnız ve gece sessizdi. Ama adamın ruhu kuru, düşleri kalabalık ve şarkıları sesliydi.