Hayatın hengamesi içinde kayboluyoruz. Hiçbir şeyin farkında değiliz. Ömür geçip gidiyor. Aslında çok kısa bir zaman dilimi olan, bizlere hiç bitmeyecekmiş gibi gelen hayatımızda geçmişi düşünüp hatalarımızdan ders mi çıkarmalıyız? Geleceği düşünüp en konforlu, en huzurlu nasıl yaşarız diye planlar mı yapmalıyız? Ya da anı yaşayıp sürece odaklanarak yaşadığımız her dakikanın tadını fazlasıyla çıkarmalı mıyız? Hepsi ne kadar güzel geliyor kulağa. Oysaki sürekli geçmişte yaşamak bizlerin ilerlemesini durdurabilir, yaşam merkezimizi ele geçiren umutsuzluk ve depresyon gibi olumsuz ruh halleri filmimizin başkahramanları olabilir. Kısacası hayatımız kasvetli bir film gibi akışını sürdürebilir. Sadece geleceği düşünmek, bir sonuca varamayacağımızı bildiğimiz halde düşünmek… Kimi zaman tamamen tozpembe hayaller kurmak, kimi zaman her şeyin daha kötü olacağını düşünmek… Ama sadece geleceği düşünmekten bahsediyorum. Gerçekten çok tuhaf görünüyor. Tozpembe hayallerimizin gerçekleşmemesi neticesinde ardından gelen hayal kırıklıkları olabilir. Ya da geleceği tamamen karanlık, olumsuz düşünmek kısa süreli ömrümüzde bizleri daha da mutsuz edebilir. Gelecekte yaşayıp sürekli başımıza gelebilecek olayları düşünmek, bunlar için kaygılanmak bu seferde filmimizin başrolünü kaygı yapabilir. Artık filmimiz daha da sıkıcı bir hal almaya başlar. Tercihlerimizden biri desadece anda kalmak olabilir. Anda yaşamanın mutluluk verdiği herkesçe söylenir ve tavsiye edilir. Ama tamamen anda kalmak kişiye gamsızlık yükleyebilir. Olumlu bir duygu gibi gözükse de belli bir yerden sonra kişiye zarar vermeye başlayabilir. Çünkü sorumluluk almayan, problem çözemeyen hatta çözmek istemeyen kişilerin karakter özelliklerinden birisidir. Finalde kendini geliştirememiş, yaşamak için yaşayan ve problemlerin çözülememesi sonucunda sıkıntılar yaşayan biri olabilir.
Hangi zamanın peşinden gitmeliyiz? İllaki birini seçmek zorunda mıyız? Ortak bir noktada buluşmak, her zaman dilimine aynı önemi vermek kafamızı daha fazla karıştırmaz mı? Bambaşka bir uğraş değil midir? Bu ikilemlerin arasında gidip gelmek ne kadar sıkıntı veriyor aslında. Mutluluğun formülü nedir ki? Bize zarar verenleri içimizde affetmek, sağlam hedefler belirleyip peşinden gitmek, şükretmek, güzel ilişkiler kurmak… Söylemesi çok kolay gibi geliyor insana. Davranışlarımıza uyarlamak o kadar kolay mıdır? Yaşamdan ne anlıyoruz ki? Herkes mutlak huzura, mutluluğa erişmek istemiyor mu? Her anımızı acaba ne zaman hiçbir şey düşünmeden huzur içinde yaşayacağız diye geçirmiyoruz muyuz? Dostlarımızla güzel bir anı paylaşırken bile iyi hissetmek yerine daha fazla mutlu olmanın peşinde değil miyiz? Bu güzel hatıraları paylaşırken içimizde aniden beliren umutsuzluk hissini nasıl yok edebiliriz?
Üç günlük yaşamımıza ne kadar soru sığdırmışız. Belki de bu soruları büyük bir cesaretle kendimize sormalıyız. Cevapları da dürüstlükle almalıyız. Tamamen kendimizle kalmalı, sadece kendimize hesap vermeliyiz. Bizi ele geçiren bu esaretten kurtulmanın yolunu sadece biz bilebiliriz. Bizi bizden daha iyi tanıyan hiç kimse yoktur. En azından kendimize dürüst olabiliriz. Benliğimize inanmadıktan sonra hiçbir psikoloğun veya hiçbir dostun yardım çağrılarını duyamayabiliriz. Acaba kendimize dürüst olabilecek miyiz? Bakınız! Yine bir soruyla karşı karşıya kaldık. Acaba, neden soruları düşünce akışımızda en çok kullandığımız soru kalıpları oluvermiş. Peki, neden yaşadığımız her şeyi sorguluyor ve bir kalıba sokmaya çalışıyoruz? Yaşayalım işte hayat aksın gitsin. Sonumuz çok net gibi görünüyor. Ya da vazgeçtim düşünmeliyim biraz daha. Ama her şeyi yokuşa sürerek düşünmeliyim. Neden hayatımı mahvetmeyeyim? Benim hayatım!
Karşımıza koca bir neden daha çıktı. Nedenini bilemem ama çözümü çok basit. Kabullenmek gerek. Yaşanmışlıkları, travmalarımızı yani değiştiremeyeceğimiz geçmişimizi kabullenmeliyiz. Belki ailemizden gördüğümüz tartışmaları, dostumuza verdiğimiz önemli bir sırrı başkasından duyduğumuz günü ya da aşık olduğumuz biri tarafından aldatıldığımızı öğrendiğimiz anı kabullenmemiz gerek. Arada dönüp tecrübe edinebilmek kararında bir davranış olur tabi. Ama aşırıya kaçmamak hayatımızın her alanında işimize yarayacak bir davranış olabilir.
Fiziksel sorumluluklarımızdan değil, düşüncelerimiz yüzünden kayboluyoruz. Hayat akıp gidiyor. Ancak biz kafamızın içinde yaşıyoruz. İhtiyacımız olan tek şey; başımızı zihnimizin derinliklerinden kaldırıp derin bir nefes almak.
Her soru hayatı özetliyor sanki. Ben ise son cümle de bir nefes buldum 🙂