Kıvrılarak uzanan köy yolunun meydana vardığı noktada köye girenleri karşılayan küçük bir evdi Zehra’nın evi. Tek katlı, bahçe duvarlarını leylaklar kaplamış boncuk mavisi renginde bir köy evi. Bahçesinde teneke kaplara dikilmiş çeşit çeşit çiçekler, altına tahta masa ve tabureler yerleştirilmiş bir asma çardağı, kapı önüne dizilmiş çiçek desenli minderler ve tam ortasında taş çeşmesi ile insanın içini ısıtan bu ev Zehra için tek yaşam alanıydı. Her sabah babasının ayakkabılarını düzeltir “hayırlı sabahlar” diyerek evin yanı başında ki camiye uğurlardı. Uzun yıllardır köyün imamı olan İbrahim Efendide kızını gözünden sakınırdı. Zehra babasını uğurladıktan sonra bahçeyi sular süpürür , sobanın üzerine çay suyunu koyar, mütevazi sofralarını asma çardağının altına kurar ve babasının dönmesini beklerdi.
Kenan; köyde herkesin işine koşturan iyi niyetli bir o kadar çalışkan ve tüm köylünün kalbini kazanmış bir köy delikanlısıydı. Köyün gençleri ; köyün girişindeki dikenli tarla dedikleri yerde akşamları toplanır kara demlikte çay demleyip, köyün gündemi hakkında sohbetler eder, yaşlıların halleri ile eğlenir, köydeki beğendikleri kızları anlatıp hayaller kurarlardı. Kenan hiç girmezdi aralarına bu da onlara Kenan’ ı dalga konusu yapardı . Ama umursamazdı Kenan. Ona göre hayat görevlerini yerine getirmek için kurulmuş bir düzendi ve oda üzerine düşeni en güzel şekilde yapmayı düstur edinmişti kendine.
Gel gelelim Kenan’ın Zehra’nın evinin önünden geçtiği o güne. Kenan camiye ve köyün meydanına pek uğramazdı ; ta ki dedesi rahmetli olana kadar. Dünyada tek dayanağı olan birlikte yaşadığı dedesinin cenaze namazı için gittiğinde gördü Zehra’yı ilk kez. İbrahim Efendiyi çağırmak için çaldığı kapıyı Zehra açtığında yüreğine akan o ılık his ile ilk kez karşılamıştı ve adını dahi bilmiyordu. Sanki içinden bir kıvılcım parlamış , vücudundaki her hücre alev almıştı. Güçlükle konuşup ayrıldı kapıdan. Lakin bundan sonra ki tüm günlerde Zehra’yı görmek için oraya gitmek en önemli işi olmuştu. Zehra bahçeyi sulardı; onu izlerken topraktan önce Kenan’ın içi ferahlardı. Zehra beyaz yazmasının içinde parlayan yüzü ve mavi gözleriyle ekmek pişirmeye giderdi Kenan’ın yüreği taş fırındaki odunlardan daha çok yanardı. Zehra babasına çay doldururdu, onu uzaktan izleyen Kenan bir gün orada olup o çayı içmek arzusu ile tüm dünyaya kafa tutabileceğini sanırdı. Zehra’ ya bakmak onun için artık nefes almak gibi bir şeydi. Sabah Zehra’nın gözleri ile uyanıyor, tüm günü onu görebilme arzusu ile geçiriyor, yatarken Zehra’nın gül yüzünün hayali ile uyuyordu. “ Sevmek” nasıldı bilmiyordu Kenan ama Zehra’yı öyle bir duygu ile kendine can yoldaşı edinmişti ki eğer “Sevmek” böylesine tüm benliğini kaplayan bir duygu ise tamda kendisini yaşıyordu. Aslında her şeyi severdi Kenan. Ağıldaki buzağıyı, tarlada ki buğday başağını, köyün çocuklarını, yoldaki karıncayı sever, ağaca konmuş kuşu sever, yol kenarında bitmiş çiçekleri sever, geceleri gökyüzüne bakıp ayı gündüz güneşe bakıp sapsarı ışıklarını severdi. Gel zaman git zaman Zehra’yı uzaktan izlemek yetmedi Kenan’a. İçindeki yanarcasına her geçen gün artan bu duygunun sevgi olduğunu anlamış; diğer varlıklara duyduğu sevgi ile aynı hislerle Zehra’ ya baktığına kanaat getirmişti. Leylakların açtığı mevsimde, kırların çiçeklere boğulduğu bir bahar gününde ekmek pişirmeye giden Zehra’nın önünde durdu ve kalbindeki delice kaçma isteğine rağmen gözlerine bakıp “ Ben bu hayatı seninle yaşamak istiyorum Zehra” diyebildi. Zehra şaşkındı, ürkmüş ilk kez gördüğü bu delikanlıya ne demek istediğini sormak istemiş ama bugüne kadar babasından başka kimseyle neredeyse hiç konuşmadığı için susup kalmıştı. Ekmeklerini alıp eve girdiğinde yüreği hala ürkek bir kuş gibi çarpıyordu. Kenan birkaç gün sonra köyün birkaç büyüğünü alıp İbrahim Efendinin kapısını çaldı. Niyetler söylendi , sözler verildi. İbrahim Efendinin güzeller güzeli kızı Zehra ile köyün iyi yürekli delikanlısı Kenan’ın kaderi bir yazıldı. Mütevazi bir ev döşendi, mütevazi bir köy düğünü ile Kenan Zehra’sına kavuştu. Menekşelerle donattı Zehra pencere önlerini, anasının çeyizinden kalma dantellerle süsledi evin her yerini, inci gibi dizdi mutfağına tabaklarını. Yıllardır babasının evinde kurduğu düzeni kendi evinde kurdu. Güller açtı yüzünde her gün ve her sabah kapısını süpürüp çayı koydu ocağa. Oda sevmişti Kenan’ ı, yüzüne baktıkça her geçen gün daha seviyor küçük evinde ki hayat ona doyulmaz bir mutluluk veriyordu. Kenan her eve girdiğinde aynı heyecanla karşısına geçiyor ve onun evdeki rahatı için elinden geleni ardına koymuyordu. Kenan ise hemen alışmıştı Zehra’lı hayata. Lakin o içindeki alev gibi his yok olmaya başlamıştı. Zehra’yı kapısında izlerken ki yürek çarpıntısı yerini alelade bir duyguya bırakmıştı. Onu görmek, her an yanında olmak, elinden çay içmek artık her gün yanın başında olan şeylerdi ve Kenan için bir tutkusu kalmamıştı. Bir köşede oturur Zehra’ya bakıp düşünürdü Kenan “Sevmek böyle bir şey miydi , yalnızca uzakta olup elde edemeyince mi alevleniyordu insanın içinde ya da o Zehra’yı değil de Zehra’ya kavuşma isteğini mi sevmişti.” Zehra bir şeyden habersin devam etti günleri yaşamaya. O bu hayatta hep üzerine düşeni yapmış ve çok anlam yüklememişti. Çünkü babasının yanında gördükleri bu kadardı ve ötesi yoktu. Ama Kenan için öyle olmamıştı. O Zehra’yı sevdiğinde ona kavuştuğunda bambaşka düşünmüştü hayatı içinde yanan arzu ile. Ve geçmek bilmemeye başladı günler onun için. Bu kez gitme isteği ile doldu içi, Zehra’ ya haksızlık ettiğini düşündü. Zehra ekmek pişirmeye gittiğinde eline bir kağıt kalem aldı ve ne yazacağını bilemeden bıraktı öylece. Kağıdın kenarına Zehra’nın çok sevdiği leylaklar dan koydu bir tutam. Ve gitti… Zehra döndüğünde masada ki kağıt kalemi gördü ama bir anlam veremedi. Leylakları suya koydu. Yemeğini pişirdi ve Kenan’ ı bekledi. Hiç bitmedi bu bekleyiş. Günler, haftalar, aylar sürdü. Leylaklar kurudu ama hiç bırakmadı Zehra beklemeyi. Yerine yen leylaklar koydu hep. Onlarda soldu ama yine bekledi. Çünkü o sevmenin kavuşmakla, gitmekle, ölmekle bitmeyeceğine inanıyordu.