E
rmenilerden kalma işlemeli kapının küçük tokmağı çaldı ve yavaşça açıldı kapı. “Merhaba” sesini duyar duymaz dışarıya çıktı Cuma Bey. İçeriye ellerinde valizleri ile yanlarında dört çocuk olan iki aile girmişti. Güler yüzle karşıladı onları ve önce bahçeye aldı. Bahçede birkaç tahta masa, köşelerde çömleklere dikilmiş çeşit çeşit çiçekler, fesleğenler, akşamsefaları vardı. Taş duvarlarda eskilerden kalma bakır bakraçlar, anahtarlar, elekler ve gaz lambaları sıra sıra asılmıştı. Bahçenin bu tarihi havası insanın içini ısıtıyor, gelenlerde içerinin nasıl olduğuna dair merak uyandırıyordu. Heyecanlıydı Cuma Bey ve içeri girdiklerinde en sevdiği şeyi yaparak gelenlere oteli tanıtmaya başladı. Bu otelin eskiden köyün papazının evi olduğundan, bu yüzden içerisinin tarihi otantik dokusunu bozmadan tasarladığından evin yani otelin manevi bir hava barındırdığından, terası koruma altında olduğu için kullanmaya izin olmadığından bahsetti ve bir çırpıda anlatıverdi Cuma Bey bunları tüm detaylarıyla. Sonra ufak bir tur attırdı içerisi tütsü ve ahşap kokan 70’ler tarzında döşenmiş otelde. İnsanın içini garip bir his kaplıyordu anlatılanları dinledikten sonra. Kalanlar Cuma Beyin tanıtımından sonra daha bir meraklı gözlerle gezerdi oteli ve sorular sorardı. Tam da buydu Cuma Beyin istediği. Konuşacak insanlar bulmak, içinde biriken cümleleri meraklı gözlere anlatmak, anlaşılmak, göz göze geldiğinde dinlenildiğini hissetmek ve yıllardır dost olduğu yalnızlığına kısa da olsa bir mola vermek. Çocukluğundan bu yana kimse dinlememişti onu, hep dilinin ucunda kalmıştı sözleri. Bazen sesinin kötü olmasına bağlıyordu bunu çocuk aklı bazen de önemsenmemesine. Çünkü etrafındaki herkesin büyük cümleleri, anlatacakları, kendilerini övecekleri veyahut kızıp söylenecek bir şeyleri vardı. Cuma Bey’i dinlemek onlar için vakit kaybından başka bir şey değildi. Bu sebeple de hep “sen bir dur”, “ bir sus da dinle”, “yahu ne çok konuşuyorsun”, “susmayı bil çocuk”, “bana bak Cuma” cümlelerini dinlemiş ve büyüdükçe de susması gerektiğini anlamış içinden geldiği gibi konuşacağı günü beklemeye karar vermişti. Sedirli evlerinin köşedeki penceresinin önü o ve yalnızlığı için vazgeçilmez bir sığınak olmuştu. Oysa sevmiyordu yalnızlığı, içini hüzün kaplıyordu tek kaldığında. İşte o günlerden bu yana da yalnız kalmamak ve konuşmak için tüm koşulları değerlendiriyordu. Bu otel işletme işi de aslında bu sebeple çıkmıştı ortaya. Çünkü oteller hep kalabalık ve hareketli olup her bir odasında bir çift insan barındırabiliyor ve Cuma Bey’i yalnızlığından kurtarabiliyordu. Ve bu sebeple bu oteli istediği gibi dekore etmiş o gün bu gündür de birileriyle konuşabilmek adına tüm koşulları yerine getirmişti. Bahçedeki küplere ektiği bitkilerin çeşitliliği bile bu yüzdendi. Bahçeye girenler şöyle bir çiçeklere bakmaya görsün hemen cinsinin ne olduğuna nasıl bakılması gerektiğine hangi anlamları içerdiğine varana kadar anlatırdı. Hele de bu konuda biraz ilgisi olan birini bulduysa keyfine diyecek olmazdı. O gün de odalarına geçen aileler yerleşip odaları incelerken büyük semaver ile çayı demlemişti bile Cuma Bey. Ola ki verandaya inip sohbet etmek isterlerse çay keyfi ile bunu taçlandırabilirdi. Merdivenlerden inen çocuk seslerini duyunca heyecanlandı ve hemen yanlarına gitti. Kendi çocukluğunda ne kadar dinlenilmedi ise çocukları konuşturup dinlemeyi o kadar seviyordu. Onlarla şakalaşmayı, kovalamaca oynamayı, hikâyeler anlatmayı kendine görev edinmişti. Gelenlerde bu durumdan hoşnut kalıyor çocukları ile animatör edası ile ilgilenen otel sahibine minnet duyuyorlardı. Tam da istediği gibi odalardan çıkıp bahçeye inmişti otel sakinleri ve civarda gezilecek yerler hakkında bilgi almak istediler Cuma Bey’den. Cuma Bey de her zamanki gibi kısaca anlatıp esas mevzuya bağladı konuyu. “Çay var 24 saat ne zaman isterseniz bahçeye inmeniz yeterli, kahvaltı vermiyoruz ama bahçedeki masaları kullanabilirsiniz.” Aslında amacı belliydi. Bunu da kendince yalnız kalmamak için planlamıştı. Gelenler otelde kahvaltı olmadığı için ya yanlarında getirdikleri yiyecekleri ya da çarşıdan aldıkları simitleri ve börekleri yemek için otelin bahçesini kullanıyor ve Cuma Bey’in de leziz çayını içerken onu da sofralarına davet etmeyi ihmal etmiyorlardı. Bu da Cuma Bey’in güne yalnız başlamaması için mükellef bir sebep oluyordu. Ertesi gün sabah olduğunda erkenden kalktı ve büyük semaveri hazırladı. Bahçe yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Ve bir aile çaylarını alırken Cuma Bey’i de masalarına davet edip onun eşsiz sohbetinden eksik kalmamıştı. Keyifli bir kahvaltı yapan Cuma Bey bu kez de yalnızlığını otelin en kuytu köşesine göndermiş ve ömründen geçen bir günü daha çok sevdiği kalabalık aile sofrası ile fevkalade geçirmişti. Lakin o günden sonra ne tuhaftır ki otelin tahta kapısı uzun bir süre açılmamış, ahizeli telefonu çalmamıştı. Cuma Bey in içi sıkılmış, anlatacakları dilinin ucunda kalmış, semaver çayları demlenip demlenip dökülmekten çiçeklere gübre haline gelmiş, hiç sevmediği yalnızlığı en başmisafiri oluvermişti. Sebebini anlamamış, yaşadığı küçük köyde soracağı kimse olmadığından mıdır, konuşmaktan yorulduğundan mıdır peşine de düşmemişti. Tıpkı gençlik günlerindeki gibi otelin verandasında ki sedire oturmuş, içindekileri birilerine anlatır gibi uzun uzun kendine anlatmıştı. Antika radyodaki o programı keşfetmiş ve müdavimi olmuştu. O sabah “Kendinizi kendinizle zaman geçirmeyi yalnızlık zannetmediğiniz şekilde yetiştirin” cümlesini programcıdan duyduğunda aslında yalnızlığının hiçte öyle kaçılmayacak bir şey olduğunu düşünmüş kendine ayna da şöyle bir bakmış ve içi bir hoş olmuştu. Yıllardır yalnız olmamak için verdiği çaba bir anda boş gelmiş ve sessizliğin o tatlı huzurunu kalbinde hissetmişti. Yalnızlık aslında etrafında ki insanların çokluğu ya da yokluğu ile değil, içindeki benin varlığı ile alakalı idi. İnsan kendine ne kadar uzak ise o kadar yalnızdı ve kendinden kaçtığı kadar kalabalıklar içine sığınırdı. Cuma Bey de geç de olsa kendiyle barışmayı ve kendine kıymet vermeyi öğrenmiş bu uzun süren yalnızlığı ona yaşamı daha anlamlı kılmıştı. Ve o şiiri dinlerken kapının çalan tokmağı ona eskisi gibi sevinç vermek yerine onu huzursuz etmişti.
“Yalnız kaldınız sanırsınız,
Biliyorum
Yalnız bırakılmışsınız
Biliyorum.
Ötesi yok.
Ötesi var:
Yalnızlık
Müziğin bile seni dinlemesidir..
Yalnızlık
İnsanın kendine mektup yazması
Ve dönüp dönüp onu okuması
Yalnızlığın da ötesidir”
Kapının çalması ile öğrenmişti ki köyün yakınından geçen otoban uzun süredir bakıma alınmış ve tek reklamı olan otelin küçük tabelası kırılmış insanların yolu bu yüzden düşmemişti buralara. Misafir ettiği eski bir müşterisinin yolu düşmesi ile öğrendiği bu habere nedense üzülmemiş hatta tabelayı yenileme gibi bir istek gelmemişti hiç içinden. Kapıyı kapattı usulca, semaverini demledi ve sardunyaların yanına bir sandalye çekti. Radyonun düğmesine basıp mırıldandı o en sevdiği ezgiyi. Yalnızlığına teşekkür etti bu kez sarıp sarmaladı ve insan kalabalığının yoruculuğundan uzaklaşmış olmayı kendine verilmiş bir armağanmış gibi kabul etti. Eline bir kâğıt kalem aldı ve şu mısralar döküldü beyaz kâğıda;
“Yıllardır aradığım kalabalıklar arasında
Meğer bir ses değil kendimmiş
Korktuğum yalnızlığım
Aslında en sadık yarenimmiş
Şimdi tuhaf ve hoş bir misafirlik hissettiğim
İnsanın yıllardır görmediği bir dostunu ağırlar gibi
Kendi kendini en güzel köşesinde misafir etmesi”