
Sabaha kadar yağmur yağdı, pazar kahvaltısı için gri sokaklara bakan mutfaktaki camlı balkona çıktım. Hafif serinlik eşliğinde bu boş günümün hayalini kuruyordum. Yoğun geçen haftanın ardından tembellik benim için bir ödül, kazanılan bir zafer belki de sadece kendime ayırabildiğim kısa bir zaman dilimiydi. Uzatılan kahvaltı sonunda kendime temiz bardakla demli bir keyif çayı daha koydum. Tam bacak bacak üstüne atarken ayağımı masanın daha önce hiç fark etmediğim bir yerine vurdum. Kanamaya ramak kaldı, ayağımda büyük bir sızı vardı. Canım yanarken masanın neresine vurdum diye bakındım. Babam, masayı döküm bir demirden yapılmış eski dikiş makinesi ayağının üzerine ceviz ağacından yapıp, yeni evim için hediye etmişti. Babam eski eşyalarına kıyıp atamayan onları yeniden kullanabilir ve çekici hale dönüştüren bir adamdır ya da emeklilikten sonra ona dönüşmüştü. Ne zaman bunu atmalısın artık dediğimizde bizi yanıltmak için daha çarpıcı bir görünüme büründürüp bizleri şaşırtmaya devam ediyordu. Yaptığı her işte de titiz davranırdı, masadaki bu aksaklığı görmemesine imkan yoktu. Ahşapla, demir ayak arasında bariz bir çıkıntı vardı. Bir an bugün bunu düşünmek istemediğim sadece günü dinlenerek geçiştirmek isteyişim aklıma geldi. Babamı arayıp bunu sormamak için kendimi çok oyaladım. Nafile, merak güçlü bir duyguydu ve yine yenik düşmüştüm.
Babamı telefonla aradım, o da gelip neden orayı tamir etmediğini anlatacağını söyledi. Zaten bugün tembellik yapıp ayak uzatacak kadar ayaklarım sağlıklı değildi. Ayağımın önemli bir sorunu da olduğunu düşünmüyordum, babamın anlatacakları belki acımı dindirir diye aklımdan geçirdim. Babamla ne zaman baş başa vakit geçirecek olsak Kafka’nın babasına yazdığı mektup aklıma gelirdi. O kadar keskin değildim ben babama karşı lakin o kitabı her okuduğumda altını çizdiğim cümleler de hiç az değildi. Gidip kitaptan altı çizili bir cümle okudum; “Baba, beni doğru anla, bunlar o yıllarda benim için anlamsız şeylerdi, ancak ilerde senin yaşamımda önemli bir rolün olduğunu kavramının gün geldiğinde, bana yasakladığın şeyleri umursamadığın daha çok dikkatimi çekti.” Babam benden istediği her şeyi önemsediği çok iyi biliyordum belki de o yüzden çıkıp geleceğini söylemişti. Babam, geldiğinde masaya oturdu pazar günü olduğunu hatırlayıp hızlıca anlatmaya başladı, bu bile beni önemsediğini gösteriyordu.
Okula başladığım ilk yıldı. Dedem ve babam büyük tarladan çıkan mercimekleri satıp parayla ne yapacaklarını konuşuyorlardı. Paranın bir kısmıyla kışın boş durmamak adına bir işe yatırmak gerektiğini düşünüyorlardı. Babam şehre gittiğinde kocaman bir dükkanda yeni çıkan dikiş makinelerinden birini almak istemiş pahalı olduğunu öğrenip alamamıştı. Bu makineler moda olmuştu henüz dikilenler moda olmadan. Babam o kadar parası olmadığını söylediğinde satıcı, bizim köye giderken yol üstü bir köyde makineyi yeni alan birinin olduğunu ve satması gerektiği için daha ucuz fiyata vereceğini söylemiş. Babam da at arabasıyla köye dönerken o indirimli makineyi görmek istemiş. Köye varıp satılan ikinci el makineyi bulmuş. Satan köylü bin yüz liraya verebileceğini söylemiş babam da yenisinden epey daha ucuz olduğu görünce o makineyi almış. Adamın satma hikayesi de uzun bir mevzuydu dedi babam. (Sanırım bu hikayeyi anlatmak başka zamana kalır) Babam “singer” marka makineyi alıp, arabaya yüklemiş. Yol engebeli olduğu için çok sallanmış at arabası ama makine sağlam bir şekilde gelmişti evin önüne kadar. Ben de hayal meyal hatırlıyorum. Kıymetlidir yeni bir şey almak o yoklukta. Akşam üzereydi, at bile mutlu görünüyordu belki evine ulaştığındandı onun mutluluğu ama ben onun da bizimle beraber sevindiğini düşünmüştüm.
Dedemle babam arabadan indirip eve taşırken babam makineyi elinden kaydırıp yere düşürmüştü. Mutluluk hafif bir korku ve tebessüme bırakmıştı yerini. O an döküm ayakta çıkıntı oluşmuş ve hiç tamir görmemişti. Çalıştığı için ihtiyaç da yoktu haliyle. Olmasa da olur dediler. Bütün ailem oradaydı bu yüzden orayı tamir edemedim belki de sana böyle anlatabilmek için sebep olsun istedim, dedi babam.
Babam anlatırken ben de küçük kızı olarak fark etmeden dizinin dibine uzanmışım, keyfime diyecek yoktu. Kim derdi tembellik günü bu kadar verimli geçer. Kafka kendinin yetişmesinde olumsuz etkileri olduğuna inandığı babasına okutamadığı mektuplar yazmış. Ben de her ne kadar altını çizsem de bazı cümlelerin, beni en iyi şekilde yetiştiren babanın dizinin dibine yatar gri sokaklardaki güneşe bakarım. Mektuplar da yazar çıkıntılı masada, yaptığı her yenilikte seve seve desteklerim.
Baba
Babalığın okulu yok belki ama babalar da çocuklarına okul değil midir?