Zirve

Yazar Hakkında: Gökhan GENÇ

Nefes

Nöbetini, sonu görünmeyen uzun koridorda soğuk küf kokusu eşliğinde hava karardıktan sonra,...
Devamını Oku

Derin karda açılmış ayak izlerini saatlerdir takip etmek zihinsel yetilerimi pek zorlamıştı. Üç gündür yoldaydık ve son köyü geçeli iki gün olmuştu. Yola çıktığım dört arkadaş da zirve tırmanışının bu kadar zorlu olacağını beklemiyordu, oysaki her şeyi hesaplamıştık, kıyafetlerimiz ve yürüyüş takımlarımızda da eksiklik yoktu ama hava şartlarının bu kadar zorlu olacağı tahmin edilememişti. Rüzgârın sesi bir sağdan bir soldan tokat gibi vuruyor, soğuk hava her yandan ıslak ıslak yüzümde hissedilmekteydi. Otomatikleşen adım atma hareketlerim de ağırlaşmaya başlamıştı. Her on dakikada bir kendi kendime, burada benim ne işim var diye sorular sorup, gülümsüyordum. Mırıldandıklarıma cevap beklemek de cabası, keza dört kişi de olsak aramızda onar metre boşluklar vardı. Önümdeki arkadaşımın makamsız türküleri kulağıma gelse de rüzgâr sayesinde pek anlaşılmıyordu. Tek sıranın en sonunda gelen doktorun, dinlenme esnasındaki garantici tavrı ve olmazsa bırakıp geri dönelim demesi aklıma gelmiş bu da zirve konusunda daha da hırslanmama neden olmuştu. Başladığım işi bitirmediğim zaman garip sanrılar geçirdiğimi bilmeyen arkadaşlarım umarım bunları görmez diye aklımdan geçirirken, doktorun mola istediğini duyduk ve hemen bir araya toplanmıştık.

Çocukken ödevlerimi bitirmeden hiçbir şey yapamazdım, bir bulmaca bulsam tamamlamadan başından kalkmazdım, bir kere büyük bir yapboza başlamış ve bitirmek için tam iki gün uyumamıştım. Üniversitede bir dersten kaldığımda acaba okulu bitiremeyecek miyim diye bütün ev arkadaşlarımı günlerce bunaltmıştım, daha sonra tek başıma bırakmışlardı. Mühendis olduktan sonra verilen görevleri hızlıca yapmam veya yapmadan rahatlayamamam herkes tarafından işkolik olarak adlanmama neden olmuştu, oysaki bendeki garip bir hastalıktı.

Molada çoğunluğun kararıyla geriye, en azından son köye dönme kararı çıkmıştı. Bir devam etmeliyiz oyunu ben versem de şimdilik onlara uymak zorundaydım çünkü şartlara göre devam edebileceğimiz sözü verilmişti. Köye dönüşümüz bir gün kadar sürdü, orada kar ve kışın daha az olacağına yönelik tahminlerimiz de bizi yanıltmıştı. Bizi karşılayan muhtar kırk yıldır böyle kış görmedik sanırım sizin şansınıza demişti. Yoların kapandığını ve sadece yedi hane olan bu köyde bizi misafir edebileceklerini söylemişti. Soba kenarında ısınırken muhtarın köyü anlatması pek kısa sürmüştü, okul yoktu, küçük bir mescidin olduğunu ama yıllardır imamlarının olmadığını anlatmıştı. Birçoğu yaşlı olan köyün en küçüğü muhtarın tek kızıydı o da yirmili yaşlardaydı.

Harika ağırlanıyorduk, hiçbirimiz daha önce köyde yaşamamıştık. Gelen giden eksik olmuyor, insanların sıcaklığı da bizim köye ısınmamızı sağlamıştı. Öğretmen olan arkadaşım mescide gidiyor, birkaç yaşlı amcaya eşlik ediyor ve aklımın ermediği sohbetler ediyordu. Doktor ev ev geziyor ufak rahatsızlıklara basit ev reçeteleri yazıyordu. Elektrik teknisyeni olan yakışıklı arkadaşıma muhtarın kızının ilgisi gün geçtikçe artırıyordu. Köye geleli üç gün olmuştu, herkes köye alışıyor ama benim aklım hala zirvedeydi.

Uyurken defalarca uyanmam, hatta bazen çığlıklarla uyanmam arkadaşlarımın dikkatini çekmişti. İlk gün ellerimi yıkarken kafamı duvara birkaç defa vurmuştum ama arkadaşlarıma bunun kaza olduğunu söylemiştim. Yemeğin ortasında da kaşığı sofraya atmamı kimse anlamlandıramamıştı. Hatta sobaya sıcakken elimi basmamı ben bile anlayamamıştım. En son ne zaman devam edeceğiz dediğimde doktor garip davranışlarımın sebebini anlamaya başlamıştı. Benimle sohbet etmek isteğini söyleyip olanları sorduğunda, her şeyi anlatmıştım o da örneklerle beni nafile telkin etmeye çalışmıştı.

Beşinci gün herkes uyurken, gece iki gibi yarım yamalak üstümü giyip zirveyi tamamlamak için dışarı çıkmıştım. Ayakkabı birinin, üzerimdeki kıyafet başka birinindi, yol iz görmeden ilerlemiştim. Mescitten çıkmayan yirmi yıllık arkadaşım olan öğretmeni, âşık kızı ve yakışıklısını, herkese her şeye yetişmeye çalışan doktoru, sofrada fırlattığım kaşığı, sıcak sobayı ve bütün yaşlıları arkamda bırakmıştım. Tek düşündüğüm tabi ki zirveydi, aslında başladığım işi bitirmekti. Günlerdir başladığım her işi tamamlama hastalığım tavan yapmış sanki zirveyi bütün her şeyin tamamlanacağı, o an olarak düşünmeye başlamıştım. Eksik çocukluğum, eksik ailem ve eksik sevinçlerim aklımdaydı en son hatırladığım. Öğleden sonra beni köyden 30 kilometre uzakta zirvenin tam tersi yönde hatta iniş yolunda bulanlar neden öldüğümü anlamamışlardı. Belki ıslanan her yanım bu soğukta hiportermiye neden olmuştu, belki yolun yarısında yanlış yöne gittiğimi fark edip tamamlayamama hırsından kriz geçirmiştim.

Anlamdım ki her şey tamamlanmıyor ya da tamamlanamıyor. Bırakın bazı yanlarımız eksik olsun, bırakın bazen etraf dağınık kalsın. Bitmeyen ne varsa onları da sevin siz bitmeden.

Yazar Hakkında: Gökhan GENÇ

Nefes

Nöbetini, sonu görünmeyen uzun koridorda soğuk küf kokusu eşliğinde hava karardıktan sonra,...
Devamını Oku

4 Comments

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir