
“Gürültü zihnin zinciridir; sessizlik ise özgürlüğüdür.” Arthur Schopenhauer.
Zincirlerine bağlı olanlar ya da özgürlüğe kanat açanlar… Hangi tarafa meylediyoruz? Sakinliği arzulayan zihnimize anlamsız ses karmaşalarını sunarak eziyet mi ediyoruz? Esaretten kurtulmak, zihni özgür bırakmak elimizde mi? Elbette.
İnsan yapıp ettiklerinden sorumlu, düşünme ve konuşma yeteneği olan ve evreni bütün olarak kavrayabilen canlıdır. Zihnini özgür bırakmak da pekâlâ elindedir. Ancak dijital gürültü ve bildirim çağında olmamız söz konusu özgürlüğümüze gölge düşürüyor. Çoğu zaman isteyerek bu girdaba düşüyoruz. Hele ki hayatın hızı ve kalabalıkların yarattığı karmaşa, zihin yorgunluğumuzun temelini oluşturuyor.
Pascal şöyle der: “İnsanlığın tüm sorunları insanın bir odada tek başına sessizce oturamamasından kaynaklanır.” Burada kendimizle başbaşa kalamama sorunumuza değinmiş olsa gerek.
Öyle ki dışarıdaki sesler susunca, içerideki ses canlanır. İçimizde taşıdığımız duygular, iç sesimizin yansımalarıdır ve benliğimiz hakkında bize bir harita sunar. Yani kendimizle yüzleşmek sorunlarımızın çözümüne açılan ilk kapıdır. Bu nedenle sessizlik, daha doğrusu tercih edilmiş kaliteli bir sessizlik benliğimizin en yalın hâliyle yüzleşme alanıdır. Bu yüzleşmeden kaçınmak yerine, onun güvenli çemberine girmek özgürleşmek gerekir.
Evvelâ sessizlik, en doğru kararların yuvası sığınağıdır.