Akbaba… İnsanlar tarafından irrite olunan ve hatta sevilmeyen masum ve sakin kuş. Av olma potansiyeline sahip hayvanlar tarafından sevilirler mi bilemem.
Akbaba… İnsandaki güzellik algısında sınıfta kalmış, “çirkin” maskenin altındaki melek… Tabiattaki dengenin, temizliğin ve sterilliğin temsilcisi. İnsanın gözünde çirkin ve hayvanla beslenen bir hayvanın sevilmesi elbette zordur. Fakat akbaba, diğer yırtıcılar gibi canlıyla beslenen ve bir hayatı sonlandıran hayvan değil ki… O; cana kıymayan, başka yırtıcıların öldürdüğü hayvanların leşleriyle beslenen, öldüren yırtıcının gitmesini bekleyecek kadar nazik, kalanları toplayıp tabiatta bir artık bırakmayacak kadar da ekosisteme hizmet eden bir temizlik sanatçısı. Ne bir canlıyı rahatsız eder ne de onu savurur…
Av olabilecek bir hayvan akbabadan neden korksun? Kaldı ki av olabilecek bir hayvan, kendisinin ölümünden sonra “beni yeryüzünde bırakmayacak” diye bir düşünceye sahip olması pek tabii ki düşünülemez. Bir manifestoyla ceylanlar, tavşanlar, zebralar, antiloplar vs. akbabayı kendi saflarına çekmeliler. Hatta ve hatta yırtıcıların bir kısmı bile buna destek vermeli; zira yırtıcılar da diğerleri tarafından potansiyel avlardır.
Ah akbaba olmak… Ne yırtıcıların o yırtık ve vahşi sınıfına giriyor ne de av olabileceklerin sınıfına. Yalnız ve sessiz ruh. İnsanlara musallat olmamasına rağmen onlar tarafından bile dışlanmış narin hayvan. Heybeti sevilmekten, sempati duyulmaktan, korkutmaktan ziyade sevilmeme aracına dönüşmüş güzellik. Oysa ne güzel koymuşuz adını “akbaba” diye. Başında olumlu duygular çağrıştıran “ak” sonunda ise evin direği sıfatındaki “baba”.
Akbaba… Yalnız olsan da varlığın daim olsun…