
On yedi saat aralıksız fırtınanın ardından beklenen yağmur nihayet şehri etkisi altına aldı. Adam, her Salı iş çıkışı gittiği o dinlenesi yere doğru hafif adımlarla yürümeye başladı. Her zamankinden daha da yavaş yürüyordu. Fırtına kalıntısı hafif rüzgârın etkisiyle yüzüne çarpan yağmur damlalarından ayrı bir haz alıyordu. Hava temiz, ruhu kuş gibiydi. Kendini içeri atacağı mekâna yaklaşık otuz metre vardı, yolun karşısındaydı. Durdu ve başını havaya kaldırdı. İçeri girmeden damlaların yüzünde kuru yer bırakmayacak şekilde başını göğe kaldırdı ve yüzünün iyice ıslamasını sağladı. Artık hem gökten hem de yüzünden yağmurlar damlıyordu. Mekâna adım atar atmaz iki elini yüzünde gezdirdi ve damlaların mekânın zeminini ıslatmasına engel oldu.
Her Salı kendisi için ayrılan yere oturdu. Deri çantasını omzundan aldı ve masanın diğer tarafında duran sandalyenin üzerine koydu. Kabanını çıkardıktan sonra derin bir nefes aldı. Bu mekânın onu cezbeden o kadar çok özelliği vardı ki… İki sokağın birleştiği köşede olması, loş sarı ışıklarının olması, kalabalık olmaması, garsonların güler yüzleriyle birlikte kahvelerinin lezizliği…
Pencere kenarında her zamanki yerinde otururken garsonun kendisine doğru geldiğini görünce yüzünü garsona yöneltti. Yüzünü yönelttiği anda mekânın köşesinin diğer kenarında oturan o kadını gördü. Kalbinin hızlı hızlı atmasının sesini duyacak gibi olması kahvesinin masasına konması bile engelleyemedi. Bir kadın… Yüzüne vuran yağmur damlası gibi hissettirdi adama. Kadın… Kırmızı kazakları ve kısa saçlarıyla bir efsun yaratmıştı. Mekânın içinde gelen sesleri algılayamıyordu bile. İçindeki çocuğun haykırışları tüm sesler ve nefesleri bastırmıştı. Kadının elinde bir kitap, masasında henüz bir ya da iki yudum alınmış kahve fincanı… Saçları mı, elleri mi, dudakları mı, yüzü mü daha etkileyiciydi? Belki hepsi. Ama biliyordu ki kadının ruhunu hissetmesi kadar önemli değildi hiçbir şey. Neredeyse kendi ruhunu çıkarıp kadının saçlarını okşayacak ve gözlerine aralıksız bakacaktı. Yanına gidemezdi; utangaçtı. Konuşamazdı; nefesi kesilirdi.
Kırmızı kimseye bu kadar yakışmamıştı. Bu mekâna biri hiç bu kadar yakışmamıştı. Bu şehre kimse bu kadar yakışmamıştı. Okuduğu kitabı merak etmiyordu. Hatta kitabı kıskanıyordu biraz. Kendisini okumasını istiyordu. Kitabında kim bilir kaç karakter vardı. Her karaktere düşman olası geldi. Çünkü kadının gözleri onlara değiyordu. Kitaptaki karakterlerin bundan haberi var mıydı ki?
Garsonu çağırdığında duydu kırmızılı ve alnı öpülesi kadının sesini? Sesi de güzeldi tonu da. Soğuk havada sarılıp onu ısıtmayı hayal etti. Hayaller…. Hayaller olmasa yaşamanın ne anlamı olacaktı. Öyle hülyalara dalmıştı ki adam, kahvesinin soğuduğunu fark etmemişti. Ağzına götürdüğünde soğuduğunu anlayınca yenisini istemek için garsona bir işaret yaptı. Belki de bilinçaltında kadın tarafından fark edilmek vardı. Yüzüne değen ışık, kadını daha da efsunlarken adamı kadına daha da odaklıyordu. Adam, mekândaki diğer müşteriler tarafından dikkat çekmekten korkuyordu. Ama böylesi birine bakmaktan da kendini alamıyordu. Bir görev bir ibâdet olarak görüyordu onu izlemek. Zaten yeteri kadar günahın içinde cennete gidecek bir sebep olarak kadını görüyordu. Ya da kendisini öyle kandırıyordu. O kadar hazırdı ki aldanmaya, kanmaya…
Kadın için ne şarkılar söylese ne şiirler okusa eksik kalacaktı. En güzel şiir hangisiyse o kadına değdiği anda yetmeyecekti. Hangi şarkı kadını anlatabilirdi ki… Dünyanın en değerli varlığı, onun gölgesinde bile anlamını yitirirdi. En kutsalı bile alaşağı eden bir sır vardı onda. Ve değil en kutsalı tek kutsalı o oluveriyordu bir anda…
Şu zamana kadar bu mekâna gelen en güzel kadın olamazdı bu kadın. Bu düşünce, kadına haksızlık olurdu. Değil mekâna belki de bu şehre gelen en güzel olanıydı. Güzeldi… Kadındı… Adamın lügatindeki “kadın” anlamını işte bu kadın karşılıyordu. Kim bilir ne zaman kalkacaktı. O kalkmadan kalkmak şu zamana kadar ona gülmeyen talihe ihanetti. Oysa kadın kalkacaktı, gidecekti. Belki adamı fark etmeyecekti. Ama adam kırmızıya daha derin anlamlar katan kadını unutmayacaktı. Ve hoş bir an ve hülyaların baş kahramanı olarak kalacaktı adamda. Çünkü adamda bu kadın,
Güzeldi,
Kadındı…
Ve bir renk, kırmızı kadar güzel olmamıştı,
Bir kırmızı birine hiç bu kadar yakışmamıştı,
Bu mekân hiç bu kadar güzel olmamıştı,
Bir Salı hiç bu kadar anlam kazanmamıştı,
Bir şehir hiç bu kadar güzel kokmamıştı…
Ne kadar hoşşşş ve imgesel bir yazı.Ve böylesi bir zamanda anlık hazların peşinden koşarken bir çoğumuz!… Ne kadar duygu yüklü. Fakat biraz da sadece kendi hissettiklerini merkeze alan bir adam öyküdeki. Yani kadının güzelliği o gördüğü için, onun lügatındakinin karşılığı olduğu için yani. Bu tür öykülerde amaç hissedilenleri aktarmak mıdır yoksa yazının okunması için gerçek olmayan güçlü imgeler yaratmak mı? Bir de kadını sadece beğenilecek bir temaya indirgemek doğru mudur? Kadın hep edilgen mi olmalıdır hayatta ve yazınsal alanda bile. Yoksa erkin içindeki güçsüzlüğüne,korkularına,öz güvensizliğine, ezikliğine karşı, karşıt tepki oluşturma mıdır bilinmeZzzzz…