
Ağırlığı ile baş başa kaldığı sokakta, düşünceleri başının üstünde duman halindeydi, geceye karışıyordu uzaktan bakanın bile fark edebileceği uyuşmuşluğu. Hava da güzeldi aslında yazdan kalma, hafif esintili. Boğucu hiçbir yanı olmayan, mis gibi…
Etrafındaki doğal güzelliklerden sıyrılırken zihni, nerede yanlış yaptığını soruyordu. Soru sormaktan çok, sorgulamak cinsinden. Hep kendini suçluyor zihninden “Neden ben?”
Milyarlarca insan varken Tanrı onu seçmişti. Herkesin imrendiği güzelliği, duyguları, mesleği ve özgünlüğü ama o kendini ayrıksı otu gibi hissediyordu.
Sessizlik ona çarpıyor düşünceleriyle karanlığa doğru yürüyordu adımları ses çıkartmadan. Şimdi nasıl yapmalı, bırakmalıydı bu düşünceleri? Değişim denen o zor sancıya nereden başlamalıydı…
İçinde zaman ve mekanı unutturacak kadar fikirle doluydu, birden bir tabelanın altında beklediğini fark etti. Nereye gidiyordu, kime? Sanki sorular ona ait değildi. Tabela boştu, ya da ona öyle geldi. Yazısı silinmiş sanki her işaretini başkası silmişti. Ama silen yoktu, sadece o bakmamıştı. Çünkü nereye gideceğini bildiği an kime gideceğini de bilirdi ve bilmek istemiyordu.
Şimdi yeni bir şey olmuştu, boşluğun içine düşmüş gibiydi. Saat epey ilerlemişti. Taksiye binseydi ama çenesi düşük bir taksiciye denk gelmek istemiyordu, çünkü yorgundu… Düşünce savaşçısıydı bir cümleyle bile yenilebilirdi. O yüzden yürümeye devam etti… Çünkü yolda olmak, var olmak demekti. Bir süreliğine de olsa…
Önce düşünür sonra onları kocaman sorunlar haline getirip bir yumru yapardı boğazında. Yutkunamaz boğulurdu. Bu konuda çok başarılıydı. Bir adım, bir adım, bir adım daha atsaydı sallandığı boşluktan çıkmak için çabalamış olacaktı. Çünkü adım atmak bile düşünceydi… Sallanmak düşmekten iyiydi bazen…
Sallanmak düşmekten bazen mi iyidir hep mi iyidir?