
Ev taşırken eşyalarımın hepsi kamyonun kasasına sığdı da bir ben koca dünyaya sığamadım. En alakasız renkteki köşe yastığım, kedimin tırmalaya tırmalaya harap hale getirdiği yeşil koltuğuma bile öyle güzel yakıştı ki, mindere özendiğim zamanlar çoktur. Bir ben sığamadım ne evime, ne hayatıma. Bu hiçbir yere sığamama halim, göğsümün altındaki bir minik odada dizlerini katlamış sessizce oturur. Kaç eve taşındıysam o kadar sığamadım evlere, her evde biraz daha sığınmacıydım. Bu yüzden göçebeliğim gittiğim her yerde benimle geldi, benimle yaşadı. Ne zaman onu çömeldiği o loş köşeden kaldıracağım ve hayata katacağım bilmiyorum.
Sar Amad “Ev yalnızca bir mekân değil, bir yöndür.” der. Yönsüzlüğüm, evsizliğimden bunu biliyordum zaten. Kim olduğumuzu belirleyen kök saldığımız yer, evimiz yurdumuz. İşte ben nerde olduğunu, nereye ait olduğunu anlamadan göçe zorlanan yurtsuz bir çocuğum. Dizlerini karnına çekmiş poposunun sığdığı yer kadarını kendine yer bilmiş o yurtsuz çocuk. Hiçbir eve sığamayan ben değilim. Hiçbir yere sığmayan, her taşınmada baş ağrısı gibi çöken o yaşlarımdı. Yerinden kaldıramadığım o çocuk. Çöküyor nefesimin üstüne hiç kalkmıyor oradan hiç.
Hayatın tanımı, bize sorulmadan, bizim için yazılmış bir senaryonun, yine bizim tercih etmediğimiz rolleri bizim belirlemediğimiz coğrafyada oynama durumuysa biz hiç seçme şansımızın olmadığı bir hayatın içindeyiz demektir. Seçemediğimiz bu hayatımıza da kader demişiz. “Coğrafya kaderdir” klişesi kadar “Roller kaderdir” de diyebiliriz.
Sorsalardı, kaderim olan bu hayatı seçmezdim, çok eminim.
Sorsalardı, kaderim olacak bir coğrafya seçerdim, bundan da eminim.
Coğrafya kaderse coğrafyan yoksa kadersiz misindir o halde? Coğrafyası olmayanın kaderi olur mu hiç? Ben sorana kadar kimse sormadı bana. Cevabım var mı? Benim yok. İşte bu sorunun da cevabının olmadığına eminim. Bir göç çocuğuna coğrafya demeyin, hele kader hiç demeyin. Üzersiniz. Oturduğum basamakta beni taşımak için hevesli hevesli çalışanların omuzlarında muşambaya sarılı yatağımın bir cenaze gibi taşınmasını izliyorum. Ne çekti bu eşyalar, her taşınmada umutlandılar da yine uslanmadılar? Taşınmalara doymadılar. Yüzümü kapatıp güldüm. O yatağın merdivenlerden omuzlarda ahenkli ahenkli inişi öyle komikti. Bana dönüp, “Ne gülüyorsun deli deli?” diyerek indi yatağım. Kamyona bir güzel yerleşti. Gülmem sessiz olsun diye içime içime güldüm, tıpkı çocukluğumdaki gibi bana dönüp ‘’deli’’ demesinler diye.
Ev ahalisi “deli” derdi bana şimdi içimden o dönem yüksek sesli sorgulamalarım yüzünden. Sürekli sorgulardım. Baktım cevap alamıyorum bıraktım. Sorgulamayı değil, sesli sorgulamayı bıraktım.
Dilin sussa zihnin susmuyor ki.
Az eşyalı hayatımın ilk taşınması bitmek üzere. Eski evlerim hep çok eşyalıydı. Sanki çok eşyam olsa daha çok yerleşikmişim gibi. Yurdu olan, coğrafyasına daha hâkim şanslı bir insan gibi. Ne komiğim. Mülk ne kadar büyük yük… Leo Lionni’nin bir kitabı var okudunuz mu? Okumadıysanız okuyun derim, “Dünya’nın En Büyük Evi”. Yaşantımda o masal öyle etkilidir ki. Benim hayat senaryomda göç var, bana sorulmadan yazılmış, neden kabuğumu süsleyip püsleyip ağırlaştırayım ki? Kabuğumu küçük ve süssüz tutmayı kabul eden merdivene çöküp nasıl taşındığımı ben taşınmıyormuşum gibi izlemeyi her defasında azalan eşyalarımla kendimce gurur duyan biri olmayı da sevdim.
Aşağı indim. Kamyon tastamamdı. Kamyonun tepesinde taşımacı gençler muşambayla eşyaların üstünü iyice kapadılar. Sessizce izledim. Aynıydı bütün hareketler. Telaşlı, hızlı hızlı…
O muşambanın “Tüm bu olayların başrolü benim” der gibi büyük özgüvenle her şeyin üstünü örtme çabası. Bu çaba bile aynıydı. Bir muşambaya verilen o güç. O güç Bulgaristan’dan buraya gelirken de vardı o kamyonun üstünde.
Bulgaristan’daki evin önündeyiz. Yedi yaşındayım. Belki altı. Bahçeli tek katlı evimize tekrar döneceğimizi sanıyordum. Bahçeye gömdüğüm bozuk paralarımı almaz mıydım dönmeyeceğimi bilsem… Kimse bana bir şey demedi ki! Kimse kimseye bir şey demiyordu. Kimse kimseyle göz göze gelmiyordu. Ağlayan babaannem. Sürekli iç çeken annem. Sigarası ağzından düşmeyen ürkek babam… Sabah olmadan terk ettik evimizi. Kaçar gibi attılar her şeyi kamyonetin üstüne. Annem naftalin kokan battaniyeye sıkıca sardı beni. Sonra sıkıca örttüler üstümüze de muşambayı. Sadece tüp, çaydanlık, çay, bir kova kulaç, bükülmüş yataklarımız ve biraz kıyafet. Babaannem ve ben yastıkların olduğu kısmın yanına uzandık. Babaannem ağladı hep, ben ise uzanmış muşambanın hareketlerini izliyorum. Dün gibi. Gökyüzü ile aramda, gökyüzünü net görmemi engelleyen soluk bir muşambanın hareketlerini izleye izleye yol alıyoruz. Nefesten buharlanmış. Oluşan nefes buharı ile bir şeyler çiziyorum o kadar yakın yüzümüze. Arada arabamız duruyor, annem geliyor, ‘’Az kaldı, çok az kaldı.” diyor sesinde sevinç var. Ağzıma birkaç kulaç sıkıştırıyor sonra yine muşambayı örtüyorlar üstümüze, yine yol. Ve çok uzun bekleyişler. Annem türlü insanla konuşuyor. Ağlıyor. Anneannem gelememiş bizimle, arabada yer yokmuş ona ağlıyor. Herkes anneme sarılıyor. “Sınırı geçelim hele” diyorlar. Her şey olur, az sabır. Sabır sözcüğünü ilk orada duydum. Sonra hem duydum hem çok çok muhatap oldum kendisiyle. Sabır. Duyduklarımdan bir daha dönmeyeceğimizi öğreniyorum. Sabır.
Çok durduk. İndik. Bir daha binmedik hiç. Konuşmaları biraz bize benzeyen teyzeler amcalar ağlayarak sarıldı bize. Babaannemin akrabalarıymış. Bir süre onlarda kaldık. Bakın yine evsizlik. İyelik zamiri kullanmıyorum; “evim” demiyorum. Bakın yine yersizlik. Kendi yurdumuz olduğunu söyledikleri, adına yurt denen bir yerdeydik. Ama ben bahçemizi özlüyordum benim yurdum iyeliğim orasıydı. Bir daha hiçbir yeri kendime yurt edinemedim, tüm iyeliklerim orada kaldı. Sonra adına yurt dedikleri yerde yalnızlıklarım arttı. Babaannemle tanımadığım insanların evinde oturuyordum. Annem de yoktu babam da. Bir anda iş buldular. Çok çalışıyorlardı. Daha az görür oldum. Sonra okula yazdırdılar ve onları nerdeyse hiç göremedim. Yurdum denilen yerde hem yurdumdan uzak, evin gibi denen yerde, evinden uzak, üstüne bir de annemden de babamdan da uzaktaydım. “Mesai” deniyordu annem ve babamın işine. Annem git gide daha da zayıflıyordu babam da daha da sessizleşti.
Mesai başka bir şeymiş meğer. Annem, babam iki kat çalışıyormuş; fabrikada iş bulmuşlar. “Burası sizin eviniz gibi” dedikleri evden ayrıldık.
Buz gibi bir günde bize verilen eşyalarla boş bir inşaat eve yerleştik. Camları yoktu, bahçesi de. Dış kapısı vardı sadece. Çok soğuktu. Tanıdık bir kahraman yetişti, olmayan camlarımızın yerine serildi. Muşamba ile açık kapılar ve pencereler kapatıldı. Yine nefes buharlı muşamba geldi kondu. Resim çizdiğim o muşamba yine başrolde ve yine tek kurtarıcımızdı. Muşambanın “Tüm bu olayların başrolü benim” der gibi büyük özgüvenle her şeyin üstünü örtme çabası. Bu çaba bile aynıydı. Bir muşambaya verilen o güç… Nasıl üstümüzü örtmüştü şimdi de kapımızı camımızı örttü. Yine o buhar oluştu. Bana göz kırpıyordu. Şimdi de yine bir yerleşik olamadığım bir zamanın tam ortasında yine başrolde eşyalarımı koruyordu. Vaktiyle beni, sonrasında o inşaatı koruduğu gibi koruyordu.
Kamyonum yeni eve hareket etmeye hazırdı. Evime diyemiyorum yine bende iyelik yok. İyelikler bana düşman… Kamyon yeni eve doğru yol almaya hazırdı. Muşamba bana bakıyordu, ben muşambaya bakıyordum. Eşyalar azdı. O muşambanın hemen altında bir çocuk vardı. O eşyalarla uzaklaştı. Peşinden baktım. Gideceği yerin ondan sevdiklerini almamasını diledim. Gideceği yerin yurdunun olmasını diledim. “Az ağla” dedim. Çok ağlamak yurtsuzu yurduna götürmüyor. Çok ağlamak yurtsuzluğunu azaltmıyor. Çok ağlayınca kimse sana daha buralıymışsın gibi davranmıyor. Muşambanın kıyısından gözlerini göreceğim şekilde açtı, baktı bana. Minik eliyle yavaşça indirdi muşambayı gözden kayboldu. Muşamba yurtsuzluğum, taşınmalarda buluştuğu çocukluğumdu.