Bu armut ağacı olsa olsa on yaşındaydı, çok da büyük değildi. Sonbaharda, yani bu mevsimde, başka başka hallere bürünür; bir günü bir gününü tutmazdı. Dallarının bazıları çıplak kalmış, bazıları tepeleme yeşil yapraklarla dolu; rengi solanların da hiçbiri birbirinin aynı değil. Sarının, kırmızının, yeşilin bin bir tonu dalda, yerlerde, kimisi hâlâ havada.
Kışa varmadan, son sıcak günlerde demli bir çayla üç beş kişi bu ağacın altına oturduk. Güneş, ağacın bir yanındaydı biz geldiğimizde; şimdi çok başka tarafta. Her açıda gösterdi bize kendini, törenlerde sahne alıp şiir okuyan çocuklar gibi. Sıcak çay, sıcak güneş içimizi ısıttı. Tam kalkarken hafif esen rüzgârla bir yaprak salına salına dizlerimin üzerine düştü. Aldım, inceledim; bakmaya doyamadım. Rengi, çizgileri, dokusu… Hepsi ayrı güzeldi. Belli bir düzende imiş gibi görünen çizgileri aslında karmakarışıktı. Bu güzel yaprağı, çantamdan çıkardığım yarım kalmış kitabımın arasına koydum ayraç misali kitaba düzen olsun diye.
Sanki hayattı ağaç; önce yeni doğmuş gibi yemyeşil, sonra sararmaya başlar hafiften, biraz da kızarır, daha sonrasında kıpkırmızı, garip ama tekrar sararır, kupkuru kalır ve kendini taşıyamaz. Hayat böyle değil mi ki? Kim hep yeşil kalır ya da hep kırmızı? Kim sarıda tutunur yıllarca? Sonunda herkes yorulur, bırakır kendini toprağa…
Bir ağaç, düzensiz de dökse yaprağını, kusursuz olabilir. Bir hayat da düzensiz olabilir en iyisi olmak için. Düzen her zaman güzel de değildir ayrıca. Çizginin dışına çıkmak da çizgiyi eğri çizmek de var nefes alırken. Her düzen, düzensiz hâle gelir zamanla; her düzensizlik de boyut değiştirir düzen peşinde koşarken.
Armut ağacının iyisi olur mu bilmem ama armudun iyisini, damak tadı olan herkes bilir. İnsanın iyisini rengimiz solmadan bilirsek en az zararla dünya düzenine ayak uydururuz.
Düzeni bozuk ilerleyiş içinde kulağa çalınan nadide şarkılardan birinde Yaşar şöyle der:
“Belki çok sonbaharlı bir özlem bu
Yaprağın kaderi düşmekmiş.”