
Zamanın gerisinde kalmış, kaldığı yerde olmaktan mutlu bir kadın vardı. Eski bir yaşamın kıyılarına vurması onu mutlu ediyordu. Gelecekten beklentileri, geçmişte yaşamasına onu özümseyip mutlu olmasını sağlıyordu. Okuduğu romanda geçen bir cümle sebep olmuştu tüm bunları düşünmesine. “zamansız kadın“ diyordu yazar. Zamansız…
Sahi zamansız mıydı bedenine hapsolmuş “o kadın”? Yabancı gelmeyen, kulağına ve ruhuna hitap eden bu tanım onu yazmaya teşvik etmişti. Devamını getirememekten korkmadan boşalmış bir bardağı doldurmak ister gibi istedi. Söyleyemediği ne varsa bir bir… Yaşamı, hayatı belki de zamansızlığın tutkusuzluğuyla akıp gidiyordu. Dışa vurmadan yazmıştı, yaşamıştı tutkusunu tepkisini; bu da zamansız kadın yakıştırmasını yapmasına sebep olmuştu…
Bir anlık gecikme ile başlayan her cümle havada asılı kalıyordu. Birikiyordu sonra içinde hiç atamadığı tümceleri. Kendine özgü harflerle, sadece onun anladığı, hiç kimsenin tanımadığı bir dilde yaşıyor içindeki odalarda kaybolup tekrar tekrar buluyordu kendini araladığı kapılarda. Önce pes edip sonra yeniden başlıyordu zamansızlığı bıraktığı yerden.
Düşüncelerinin verdiği şaşkınlıkla evin içinde dolaştığını fark etti. Odasına, kendisini özgür hissettiği yere döndü. Sandalyesine oturup bir sigara yaktı, derin bir nefes doldurdu ciğerlerine. Peş peşe tekrar etti aynı eylemi. Etrafında olup bitenlerden habersiz, hülyalı gözlerle, önündeki defteri kapatıp kahvesinden bir yudum aldı. Hızlıca sigarasından bir nefes daha çekip söndürdü. Bu sefer zamana yenilmeyecekti!
Yazdı ve zamanı tuttu…
Bir cümle daha yazmak ve zamana yetişmek istemişti. Çünkü gerisinde kaldığı kendisiydi ve bu, uzun zamandır bildiği tek gerçekti… İçinden taşanlarla birlikte zamansızlığın gerisinden çekip çıkarttı bütün sözcüklerini karanlık kuyusundan…
Zamansız kadın zamana yenildi, yazdı ve zamanı tuttu…