İnsan bazen kendi hayatı içinde yürüyüp giderken birden durmaya ihtiyaç duyuyor ya da durmak zorunda kalıyor. İşte böyle anlarda içimdeki bir ses etrafıma bakmamı istiyor ve “Gerçekten ne görüyorsun?” diye fısıldıyor. O sesin bana ilk seslendiğinde elimde kahve kupamla pencereden dışarıdaki yağmuru izliyordum. Yağmur esnasında öyle güzel bir güneş vardı ki damlacıkların içine yansıyan güneş ışınlarının görüntüsü büyüleyiciydi. İşte o an fark ettim hayatımın içinde olan insanlar, ilişkiler, sevinçler, hüzünler… Hepsi birer damla ve hepsi beni yansıtan unsurlar. Her biri birer ayna gibi; duygularımı, gücümü, zayıflıklarımı gizlemeye çalıştığım benliğimi gösteriyor.
Bir ilişkinin içinde sanırsın ki sevdiğin, sevildiğin, güldüğün ve konuştuğun halinle kendini gösteriyorsun. Oysa zamanla anladım ki aslında karşımda duran insan bana kendini değil, beni kendime yansıtıyormuş. Onun sevgisiyle kırılganlığımı, öfkesiyle sabrımı, sessizliğiyle korkularımı görüyordum. İşte bu tam anlamıyla yansımaydı.
Bir gün kızıma sarılmak için onu kucağıma alıp gözlerinin içine baktığımda açıkça anladım. Onunlayken hep kendimi olduğumdan daha iyi sanırdım; güçlü, sabırlı, anlayışlı. Ama bir gün öyle bir şey söyledi ki “Anne sen neden bu kadar kızgınsın? Bana mı bu kızgınlık ama ben seni kızdıracak bir şey yapmadım ki” Beni ciddi anlamda sarsan bir cümleydi ve olduğum yerde kalakaldım. Aslında çok haklıydı benim kızgınlığım ona değildi ki… Yıllardır içimde biriken o karmaşık duyguları farkında olmadan ona yükleyip duruyordum. Oysa içimdeki karmaşa tamamen kendimeydi. O sadece bir ayna görevindeydi. Yansıma böyle bir şey işte en çok sevdiklerimizde, en çok kaçmak istediğimiz yanlarımızı görürüz. Aslında kızgın olduğum kendi çocukluğumdu. Kızım, benim bununla yüzleşmemi sağladı.
Son zamanlarda iyice anladım ki birinin davranışı beni incittiğinde aslında beni inciten şey o davranış değil o davranışta beni etkileyen derinliklerde saklanan eski bir hikâye. Çocukluktan kalan bir yoksunluk, görülmeme anı, güvensizlik… Yıllar geçse bile bazı duygular kabuk tutmuş bir yara gibi ufak bir dokunuşla yeniden kanamayı bekliyor sanki. Ne zaman biri beni aynı yerden acıtmaya çalışsa sesini yükseltmek istese ya da sakinliğimi yitirmeye başlasam o bana bunu yaptı diye düşünmek yerine kendime “Ben bu duygunun içinde neyi anımsadım” diye soruyorum. Belki de bu kendime sorduğum en zor soru.
İçimdeki aynaya bakmak bazen gerçekten canımı yakıyor. Çünkü o aynadaki yansıma asla yalan söylemiyor. Bazen rol yapmak istesem de hep “Yok bir şey ben iyiyim” desem de içimdeki benin maskesi hemen düşüyor. Birine mi kırıldım o anda kalıp bitmiyor kırgınlık tortularıyla birlikte hep birlikte yaşıyorum. İlgi görüyorsam geçmişimde ilgi görmediklerimi çağırıyorum zihnime. İlişkilerimizi aslında iki kişi yaşamıyoruz. Geçmişimizin yaraları, öğretileri ve eksiklikleri zihnimizde bizimle kalıyor.
Ben diliyle konuşabilmeyi yeni yeni öğreniyorum.” Sen beni anlamıyorsun” cümlesinin keskinliği ile “Ben kendimi anlaşılmış hissetmiyorum” cümlesinin taşıdığı duygu arasındaki farkı kelimelerden çok hislerimle ayırt ediyorum. İlk cümle kapıyı hızla çarpıp çıkıyor; karşı tarafı hemen savunmaya itiyor. Oysa ikinci cümle, anlaşılmak için aralık duran bir kapı gibi iki tarafın da adım adım ilerleyip bir çözüm bulmasına rehberlik ediyor. Aslında bu cümle ile içimdeki duyguları yumuşatıyorum.
Yansımanın bana öğrettiği başka bir şeyde bazı duygularımı benim büyüttüğüm. Yüksek beklentiler içine girip gerçekleşmediğinde suçu karşımdakine atabiliyorum. Ama yansımama dönüp baktığımda “Sen bunu nasıl büyüttün” diye soruyor bana. Aslında beklentilerimin dile getirmedeyim ihtiyaçlarımdan ortaya çıktığını anladım. Güçsüz görecekler diye “Yardıma ihtiyacım var” diyemediğim halde yalnız bırakıldığımı düşünürdüm. Oysa söylemek, istemek, ifade etmek bu kadar zor olmamalı.
Özveri ile yaklaştığım bazı ilişkilerin çıkmaza girdiğini gördüm. “Ben böyle hissediyorum, ben bunu istiyorum, ben yorgunum, yardıma ihtiyacım varibi küçük ifadeleri kullanmaya başladığım anda, çıkmaz sandığım yollara yeni çıkışlar eklendi; kapalı duran kapılar yavaşça aralandı. İçimde sessizliği tercih edip köşemde oturup her duyguyu sakladığım o beni bırakıyorum. Çünkü yansımamın bana öğrettiği en etkili öğreti, kendimi ifade ettiğimde rahatlıyorum ve rahatladıkça daha huzurlu ve sevgiyi aktarabilen bir hal alıyorum. Kimse kırılmasın diye uğraşırken neden kendimden vazgeçeyim ki? Artık kendime daha yakınım ve daha gerçeğim.
Bu aralar sessiz bir kabulün içindeyim. Kendimi suçlamadan ama sorumluluklarımı sahiplenen bir kabul. “Ben böyleyim” demek yerine “Bunu böyle yaşıyorum” diyebilen bir noktadan bakıyorum tüm ilişkilere. Çünkü duygularım benim yansımamdır ve onları nasıl yöneteceğime karar vermek benim seçimim. Artık susmak yerine konuşmayı, saklanmak yerine görünmeyi ve suçlamak yerine anlamayı seçiyorum. Ve aslında en büyük adımımı kendimden kaçmaktan vazgeçip kendimle kalmayı seçerek atıyorum.
Şöyle bir etrafa bakıyorum ilişkileri değerlendiriyorum sanırım hepimizin başlıca sorunu ilişkilerde karşımızdakini anlamaya çalışmadan, kendimizi anlamak. Önce kendini anlarsan karşıdakinin fikrini yanlış okursun. Kendini dinlersen karşındakini duymazsın. Kendine yalan söylersen başkasının gerçeğine tahammül edemezsin. Kendime dürüst davrandığımda duygularımı doğru okuyabildiğimde keskin köşelerimin yumuşadığını hissediyorum.
Yansıma beni olgunlaştırıyor. Bu benim yolculuğum ve ben kimseyi suçlamadan, kimseyi sorumlu tutmadan sadece kendimi daha iyi tanıyarak devam etmek istiyorum. Artık daha iyi biliyorum ki kendimi anladıkça sevmek daha güzel ve kolay oluyor. Ve sevdikçe ilişkilere daha geniş bir alan açılıyor.
“Ben kendimi duymaya hazırım.” Artık susmayı değil konuşmayı, saklanmayı değil görünmeyi, suçlamayı değil anlamayı seçiyorum.