“Elimde Sükûtun Nabzını Dinle”

Yazar Hakkında: Mehmet İlhan ŞAHİN

Vicdanları Uyandırmak

Hakkın hukukun başmuhafızı, kale gibi yıkılmaz ve yılmaz bir savcı… Adalet terazisinde...
Devamını Oku
Mehmet İlhan Şahin
Mehmet İlhan Şahin

Şairin “sükûtun nabzı” tamlaması ne kadar enfesse, onu tamamlamak üzere dinle fiilini kullanması da onun kadar muhteşem!..

 

Dinle diyor, işit ya da hisset demiyor. Dinle!..

 

Çünkü dinlemekle idrak etmek arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Öyle ki bazen sükutu dinler, onun söylediklerini idrak ederiz. Öte yandan işittiğimiz birçok şeyi ise idrak edemeyiz.

 

Dinlemek, sanki her an yaptığımız bir eylem gibi geliyor değil mi? Hemen her gün müzik dinliyoruz, dedikodu dinliyoruz, dırdır dinliyoruz, gürültü dinliyoruz(!) Hatta bazen dinleme fiilini bize zorla yaptırıyorlar gibi gelir; bunu dinlemek zorunda değilim, deriz. Oysa dinlemek istemli ve aktif bir eylemdir. İşitmek öyle değil. Kulaklarımız her an açıktır, uykuda bile işitiriz. Ama dinleme işlevini, o büyük potansiyeli, neredeyse hiç kullanmayız!.. Onun için çoğu kez bir kulağımızdan girer, öbüründen çıkar…

 

Kulak demişken dinlemeyi kulakla sınırladığım sanılmasın. Bir kere, dinlemek beynimize, zihnimize ait bir işlevdir. Kulak onun başlangıcı, bir nevi o yola açılan kapıdır. Ancak kapılar da kulaktan ibaret değil; dinlemeye yarayan bir başka kapı da gözdür. Değil mi dersiniz? Defalarca gördüğünüz bir kişinin, olayın, manzaranın her zamankinden farklı tesir ettiği olmadı mı hiç? Durup gözlerinizle manzarayı uzun uzun dinlediğiniz? Bir yazıyı ya da kitabı “okurken” yazarın fikirlerini dinlemiyor musunuz? Mesela şu an beni dinlemiyor musunuz? Dakikada kaç kelime okuyacağım yarışmasındaki tüketimden değil, kutsal bildiğimiz metinleri “okuyup” tek kelime anlamamaktan da değil; bir cümleyi dakikalarca düşünüp sayfalar üzerinde saatler harcadığımız okuma eyleminden bahsediyorum. Bu esasında dinlemek değil de nedir? Tarihten süzülüp gelen bir filozofun öğüdü, bir elçinin müjdesi, Gayb’dan gelen bir haber, işitmeden dinlediğimiz (dinliyorsak tabii) sözler değil mi?

 

Dinlemek başlangıcından bitimine kadar aktif bir eylemdir, üstelik bittikten sonra da faaliyetine devam eder. Çünkü dinleyip idrak ettiklerimiz bizi düşünmeye zorlar, düşünmekse dönüşüme…

 

Dilimizde bazen kabul etmek ve uymak anlamında da kullanılıyor dinlemek. Öğüdümü/sözümü dinle, derken itaat çağrısı var gibi… Oysa dinlemek sükût içinde yapılsa bile illâ ikrar demek değildir, dinlediklerimiz bizi itiraza da zorlar. Yoksa bir fikri anlamadan dinlemeden kabul etmenin ya da ona yapılan itirazın nasıl bir dayanağı olabilir ki?

 

Başta, sanki her an yaptığımız bir eylem gibi geliyor değil mi, diye sormuştum. Hiç de öyle değil! Hiç sevmiyoruz dinlemeyi… Zira hem doğru bildiklerimiz hem de yanlış bildiklerimiz üzerine düşünmekten korkuyoruz. Dinlemeye dinlemeye köreltiyoruz zihinlerimizi… Kendi ellerimizle mühürlüyoruz zihnimizin kapılarını; kulaklarımızı ve gözlerimizi… Halbuki açsak kapıları, sözün her türlüsünü dinlesek ve en güzeline uysak; o görkemli potansiyelimizi açığa çıkarsak fena mı olur?

 

Biliyorum, bu yazımı da kimi sıkıldı bitirmeden terketti, kimi “okudu” dinlemeden bitiriverdi, kimi dinledi yeterli görmedi ya da itiraz etti. İlk yazımda da demiştim, iddiam yok, sözlerim kifayetsiz ey okur, sen en iyisi elimde sükûtun nabzını dinle…

Yazar Hakkında: Mehmet İlhan ŞAHİN

Vicdanları Uyandırmak

Hakkın hukukun başmuhafızı, kale gibi yıkılmaz ve yılmaz bir savcı… Adalet terazisinde...
Devamını Oku