İnsan Terbiyecisi

Yazar Hakkında: Salih Murat GÜRBÜZ

Başlamak

“Başlamak”, bir işe girişmek, harekete geçmek gibi anlamları içerirken; çalışır-işler durumda olmak,...
Devamını Oku

Orkun sabah tan yeri ağarmadan kalktı. Geceden hazırlanmadığı için hayıflandı kendine. Gözleri yarı açık yarı kapalı üzerini giydi. Sırt çantasını içerden getirdi. İçine, lazım olacak birkaç eşya koyduktan sonra koşar adım mutfağa geçti. Kendine küçük bir yolluk hazırladı. Hazırladığı ekmek arasını beze sardı itina ile ve çantasına koydu. Olmazsa olmaz çayın altını yaktı. Dolaptaki çelik termosu çıkardı. Çayın hazır olması ile birlikte termosa doldurdu. Saate baktı. Hızla giyindi ve sırt çantasını aldı. Gecikmişti. Tuna’nın kendisini alacağı yere doğru koşmaya başladı. Ne vardı önceden hazırlansaydı. Şapkası ile kavga ederken buldu kendini. Gerildiğini hissetti. Buluşma yeri nerden çıkmıştı. Neden evin önünden alınmamıştı. Tuna’ya kızmaya başladı o vakit. Kan ter içinde postanenin önüne geldi. Tuna gelmemişti daha. Kendisi ve Tuna ile olan kavgası, karşılıklı gecikmelerle sulh oldu. Bir an rahatladı, geç kalsa da Tuna’yı bekletmemişti. Birkaç dakika sonra, Tuna araba ile sağa yanaştı ve durdu. Orkun arabaya bindi.

“-Geç kaldın!” dedi. Kendi geç kalmışlığını bastırırcasına.

“-Yahu ne olmuş biraz beklediysen.“ dedi umursamaz bir tavırla Tuna. Sonra bıyık altından gülümsedi:

“-Beni beklettiğin nice güzel günlere sayarsın.”

Tuna’nın bu sözü sonrası yüzünün aldığı hale baktı. Pis pis sırıtıyor muydu? Gülümsüyor muydu? İnsan, işine gelmeyince hemen nasıl da ifadeleri, durumları yorumlaması değiştiriyordu. Tuna sırıtmazdı. Gülümsüyor dedi içinden. Sonra sessiz ve sakin bir yolculuk başladı Erciyes’e doğru. Kimse kimseyle konuşmuyor ve gözleri açık olsa da, beyinleri sanki halen uyuyordu. Gittiler. Şehrin trafiği, karmaşası ve o heyhulalı sesleri kaybolana dek gittiler. Sonunda bir yere arabayı park edip durdular. Halen uyanamamış iki zihin araban indi. Tertemiz dağ havasını ciğerlerine çektiler uzun uzadıya, iç geçirir gibi fasılalı iki nefes. Dağ, dilsiz bir sırdaş gibi her zamanki yerinde duruyordu. Kadim dostum diye içinden geçiriverdi Orkun. Dağ selamına karşılık verir gibi bir esinti ile içini ürpertti. İki cengâverin silah kuşanması gibi bir ciddiyetle sırt çantalarını aldılar omuzlarına. Birbirlerine çeki düzen verdiler. Botlarının bağlarını kontrol ettiler, sırt çantasının yanındaki sudan birer yudum içtiler ve yavaştan tırmanmaya başladılar.

“Dağlar dağlar

Kurban olam yol ver geçem

Sevdiğimi son bir olsun yakından görem.”

Tuna yine konuyla ilgili bir şarkı bulmuştu. Dağa çıkarken söylenecek güzel şarkılardan biriydi şüphesiz. Dağ yürüyüşü yapmayı bir nevi modern hayattan kaçmak ve kafa dinlemek olarak görürdü Tuna. Orkun ise tırmanışı; bir konu üzerinde düşünmek için biçilmiş kaftan olarak görenlerdendi. Her hafta sonu yaklaştığında kendine bir konu belirliyor ve o konu üzerinde dağ yürüyüşünde düşünüyordu. Düşünmek ciddi şeydi çünkü ve hayatta ciddi yapılması gereken birkaç eylemden biriydi belki de.

Tuna’nın dağlar dağları şarkısını meydan okurcasına söylemesi eşliğinde Orkun’un Önyargı nedir düşüncesi demleniyordu usul usul.

Tırmandılar… Kâh dağın şarkısı eşlik etti kâh Tuna’nın şarkıları. Orkun ise zaman zaman çığlıklarla katıldı bu seremoniye. Dağda çığlık atmak, içindeki kötü ruhları kovmak gibiydi. Her konuda bir fikri olduğu gibi çığlık atmak konusunda bir fikri vardı Orkun’un. Çığlık atmak rahatlatan bir tür terapi gibiydi. Bir tepeden diğerine geçişte, iki tepe arası asfalt yolu gördüler.

Asfalt yoldan karşıya geçerken, hayatı yavaşlık üzere kurulu kaplumbağa efendiyi gördüler. Ne zamandır yürüyordu bilinmez ama o da karşıya geçmeye çalışıyordu ve haliyle çok yavaştı. Orkun’un biraz önce önyargılar üzerinden metaforlar üreten beyni bir hayvana odaklanmıştı. Tuna umursamadan baktı ve geçti. Orkun çok kullanılmayan bu asfalt yolda durdu ve kaplumbağa efendiye dikkat kesildi. Evini sırtında taşıyan bir gezgin diye düşündü. Hem güzel hem zordu evini sırtında taşımak. Sırtında tırmandıkça ağırlaşan çantasını düşündü. Gülümsedi:

“-Böyle iyi, özgür ruh edebiyatı yapmaya gerek yok.” dedi kısık sesle.

Hayvan zaman zaman duruyor, zaman zaman yavaşça ilerliyordu. Asfaltın sıcaklığı ayaklarını yakmaya başladı nice sonraları. Tuna tepeye doğru ilerlerken seslendi muzip bir tavırla Orkun’a:

“-Gel gel gel kartele gel. Karteldekiler kan kardeşler…”

Orkun, korkudan kafasını içine çekmiş kaplumbağayı büyük bir itina ile aldı ve yolun kenarındaki yeşilliklerin arasına koydu. Çocukluğundan beri çok sevdiği kaplumbağa efendinin kabuğunu okşayarak vedalaştı. Sıcak asfaltta daha fazla kalmadan, ezilme tehlikesi olmadan yolculuğuna devam edecekti.

Orkun tepeye tırmanmaya başladı. Uzaktan gelen motor sesi dağın sükûnetini bozuyordu. Ses hızla yaklaşıyordu. Biraz sonra bir cip yolda tehlikeli manevralar çizerek yaklaşıyordu. Serseri mayın gibi hızla yaklaşan cip yoldan çıkıp yol kenarındaki yeşilliklerin içine daldı bir süre ilerledikten sonra ani bir hareketle tekrar yola çıkıp gözden kayboldu.

Orkun koşarak indi yolun kenarındaki yeşilliklere. Parçalanmış kaplumbağayı gördü. Celladı mı olmuştu o gariban hayvanın, yoksa dostu mu? Bilmiyordu artık. Hayatın, tabiatın akışına müdahale etmemek mi gerekiyordu? Bir mesaj mı? Yoksa vakayı adiyeden bir durum muydu bu? Yolunda giden bir hayvana iyilik yaptığını düşünerek, yolun kenarındaki yeşilliklere taşıması iyilik yaptığını sandığı bir önyargı mıydı? İçinde ölen hayvanın sızısı, insan olduğunu hatırlattı, hem de çok aciz bir insan olduğunu. Belki de o hayvan kadar aciz bir insan olduğunu. İnsan ile hayvan arasındaki bir farkımız da şüphesiz önyargılarımızdı.

Gün iyice aydınlanırken Orkun ile Tuna hedeflerine ulaştılar. Çantalarından nevalelerini çıkarıp çaylarını doldurdular. Tuna yemeye koyuldu alelacele. Orkun kenara koydu ekmek arasını, çayından bir yudum aldı. Ve derin bir nefes aldı, sonra bir nefes daha. Sonra bir yudum daha içti çaydan. Osman Hamdi Beyin “Kaplumbağa Terbiyecisi” tablosu geldi aklına. Gülümsedi Orkun:

 

“- Bugünde İnsan Terbiyecisi tablosunun insanı sen oldun!” dedi

 

Gün iyice ağarmış, duygular ağırlaşmış ve önyargılar dağılmıştı.

Yazar Hakkında: Salih Murat GÜRBÜZ

Başlamak

“Başlamak”, bir işe girişmek, harekete geçmek gibi anlamları içerirken; çalışır-işler durumda olmak,...
Devamını Oku