Kuytu

Yazar Hakkında: Salih Murat GÜRBÜZ

Gök Uçurum Eşiğinde

Görülmemiş rüyalarım oldu benim. Uykusuz gecelerin hiçe saydığı rüyalar. Sessiz film tadında...
Devamını Oku

“En sade halini alıp çıkmalı yola. Az ayrıntı çok rahatlık verir. Sükûnet ruha verilen en büyük hediyedir.”

 

-I-

Kitap…

“Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.”  Dönüşüm- Kafka.

Kafka’nın Dönüşümü böyle başlar hikâyeye. Sonrası bambaşka duygu düşüncelere iten aforizmalarla devam eden bir serüvene şahit oluruz. Ailesinin ve toplumun sevdiği biriyken birden tiksinilen bir böcek olmak. Bedensel bir dönüşüm mü ruhsal bir dönüşüm mü? Yoksa halen devam eden düş içinde bunaltıcı bir düş müdür? Gregor Samsa’nın ne yaşadığını düşünmeden edemiyor insan. Süslü cümleleri, şık elbiseleri, uzun unvanları kendini yarı tanrı hissettiren kariyeri ile insan bir gün her şeyiyle sıfırlanmış olarak uyansa. Kimsin? Kimlerdensin? Necisin? Eğitimin nedir? Kariyerin nerelerdedir? Sorusuna cevabı koca bir hiç olsa. Ömrünü feda ettiği gençliğini verdiği hayatı kimi zaman es geçerek kazandığı bir sürü oyuncağı bir kenara koysa düşündünüz mü ne olurdu? Nihilist bir çıkışla söylemiyorum bunları: Her tür bilginin bir aldanma olduğunu, bilginin olmadığını; insan eylemlerini belirleyen değerlerin olmadığını; hiçbir şeyin var olmadığını savunmuyorum. Hayatımızda yalın ve sade olan birçok şeyi karıştırıp zaten zor olan hayatı daha da karmaşıklaştırmıyor muyuz? Olmayan buyruklar olmayan yükler altına bel vermiyor muyuz? Katıp karıştırdıkça daha kayboluyor daha da alaş bulaş renklere dönüşüp rengimizi kaybetmiyor muyuz? Her şey olmaya çalışırken hiçbir şeye dönüşmüyor muyuz?

 

-II-

Film…

Kırmızı Kaplumbağa 2016 yılında yapılmış fantastik animasyon filmi. İçi yakan bir fırtına ve azgın dalgalardan boğulmamak için su yüzenine çıkan bir adamın nefes alması ile başlayan serüven. Dalgalarla mücadele ederken, düştüğünü sonradan anladığınız sandalına ulaşmaya çalışması ve sonrasında koca bir dalganın paramparça dağıttığı sandalı mı? umudu mu? Bilinmez. O sahneleri izlerken yoruluyorsunuz. Animasyondaki dalga, fırtına, martı yani doğa seslerini çıkaracak olursanız insan sesine dair “heyyyy” ünleminden başka bir ses yok. Adaya düşmüş bir insan hikâyesi anlatıp adaya ve bize karşı söylenmiş tüm sözün bir hey ünlemi ile olması yönetmenimizin bize ironik mesajı. Dingin ama bol düşüncelere dalacağınız sade bir film anlayacağınız. Nasibiniz ölçüsünde ruhunuzu doyuracak ya da aç bırakacak tarzda bir film. Kırmızı Kaplumbağa filmini, hayata dair merakları yeni filizlenen ve kaplumbağa sever 4 yaşındaki bir kız çocuğu ile izlemek ise bambaşka. Dakikada 300 kere “-babacığım” cümlesi ile başlayan bitmek bilmeyen soruları ile hayata şaşkın bakışlar atan öğrenme ve anlama açı kızım ile. Tek başına gecenin bir yarısı izlesem bu kadar zevk alır mıydım bilmiyorum. Filmi onun sade dimağı ve yalın cümleleri ile izlemek sıcak bazlamaya sarımsak sürüp yemek gibi eşsizdi. “-Kırmızı Kaplumbağa olur mu hiç babaaa” ile başlayan, “-Adam neden ayakkabı giymiyor? Çıplak ayaklarına bir şeyler batıp hadi canı acır”, -Neden çocuğun bir kardeşi yok, canı sıkılır kimle oynayacak kimle paylaşacak” bilmişliklerinden tutun, düştüğü delikten “-Babasının oğlu oda aynı yerden babası gibi çıkar” gibi nice ilginç yorumla filmi izlemek çok güzeldi. Bir çocuğun yanında diz çöküp oturabilmek küçüklüğüne nail olursanız, gözlerinin içine bakıp o küçük ışıltılı gözlerden kocaman bir dünyaya açılırsınız. O dünyada kelli felli halinizle tecrübe ve yaşamışlıklarınızla vay be dersiniz. Bizler, büyükler o kadar çok filtre ve maske ile bazen özü yitirebiliyoruz. Sade olanı göremiyoruz. Beynimizin içini sarıp sarmalamış şatafat ve karmaşa yavaş yavaş beyninizin tüm şubelerini istila etmiş oluyor. Çocuk zihni, rafine duygu ve düşüncelerin barınağıdır. Olmuşlar, ermişler içinde ham hali ile tatlı adam ufakları, herkesin çok şey olduğu bu dünyada hiç olmak cesaretini gösteren yağız yüreklerdir.

 

-III-

Müzik…

Yağmur, derinlerden gelen bir martı sesi dalgalara eşlik ederken terennümü ile sohbete katılıyor gitar. Bir ayak sesi ve sonrasında açılan kapı rüzgâr ile çarpılıyor. Ve kapının çarpma sesi ritmik bir şekilde devam ediyor olan bitene inat. Kırık camdan giren rüzgâr ile terk edilmişlik hevesi. Kapı çarpması eşlik ederken keman ile gitar yıllar sonra birbirini bulmuş iki dost gibi ağlaşıyor. Belli ki bir giden var. Çünkü gelene ağlamaz insan, kemanda – gitarda olsa ağlamaz. Belki de deli gibi mutlu olup ağlamalıyız –ağlamalılar. Acı çekerken insan olduğumuzu hatırladığımız gibi mutlu olurken de insanlığımızla yüz yüze kalmalıyız. Sonrası mı? Kusursuz fırtına. Düşüncelerden kaçarcasına bir yolculuk başlıyor bu müzikle. Hiç ikliminin müziği. Hani filmin müziğini dinleyince filmden kareler aklınıza gelir ya bu film müziğini dinlerken müzik yeni filmini kurguluyor kafanızda. Asıl film hiç olurken o hiçten bambaşka bir film çıkıyor karşınıza. Öyle ki kulaklarımdan beynime hoş bir yağmur damlası gibi usulca süzülüp ruhumun derinlerine serinlik veriyor. Sebepsiz tebessümler gönderiyor bana. Bana yani mütebessim yanıma. Hoş geldi sefa getirdi deyip alıp gönlüme basıyorum. Yazılarımı genellikle bu enstrümantal müziği dinleyerek yazıyorum. O hiçliğin serin gölgesinde soluklanıp kelimelerimi avazı çıktığı kadar dağlara taşlara haykırıyorum.

Yazar Hakkında: Salih Murat GÜRBÜZ

Gök Uçurum Eşiğinde

Görülmemiş rüyalarım oldu benim. Uykusuz gecelerin hiçe saydığı rüyalar. Sessiz film tadında...
Devamını Oku