Kanaviçe İşler Gibi Okumak

Yazar Hakkında: Salih Murat GÜRBÜZ

Başlamak

“Başlamak”, bir işe girişmek, harekete geçmek gibi anlamları içerirken; çalışır-işler durumda olmak,...
Devamını Oku

 “Metni ve insanı okumak konusunda bende büyük emekleri olan Rahmetli Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenim Hüseyin Ertaş Hocama ithaf olunur. Ruhun şad olsun hocam.”

Ray Bradbury’nin 1951’te ilk defa basılan ünlü bilim kurgu romanından yola çıkarak 1966 yılında Fransız sinemacı François Truffaut tarafından kendi yorumu katılarak çekilmiş Fahrenheit 451 filmi. Yapım distopik bir kült sinema örneği.

İtfaiyecilerin yangınları söndürmek yerine kitapları yakmakla görevli olduğu, kitapların insanların kafasını karıştırdığı ve mutsuzlaştırdığı varsayımından yola çıkarak yok edildiği, insanların oyalanması, düşünmemesi ve sahte mutluluklar elde etmesi için televizyon gösterileri ve programları ile süslenmiş garip bir gelecekte geçmekte hikâye. Eser adını 451 fahrenhayt, kâğıdın ateşle tutuşma ısısından almış. Okumak, sorgulamak ve gelecek konusunda ciddi göndermelerin yapıldığı bir film. Popüler kültür ürünü olan sinema tv yayınlarından bıkmış olanlara tavsiye olunur. (1)

Okumak gerçekte nedir? Neden okunur? Okuyan insan mutsuz mudur? Çok kitap okumak insanı zenginleştir mi? gibi nice sorular soruyor ve film bittiğinde türlü düşüncelere dalıyorsunuz.  Bu düşünceler içindeyken Dücane Cündioğlu’nun okumakla ilgili yazısından bir paragraf paylaşmak istiyorum.

Ne diyor Cündioğlu:

Çok kitap okuma, bir kitabı çok oku!

“Çok okumak” denilince, bugün artık insanımızın aklına “çok kitap okumak” geliyor. Nitekim ben de yıllarca “çok okumak” ile “çok kitap okumak” arasındaki farkı farketmeden okuyup durdum; çünkü herkes gibi ben de çok bilmek için çok kitap okumak gerektiğine inanıyordum. Oysa geleneksel eğitim sisteminde çok kitap okumak marifet değildi; bilakis marifet, bir kitabı çok okumaktı; yani çok kitap okumak değil, bir metni adam gibi okumaktı aslolan! (2)

Okulda sosyal hayatta teğet geçtiğimiz çok önemli bir husus okumak kavramından ne anladığımız.  Dolayısıyla havada yüzen ve yerlerine oturmayan bir icraattan öte gidemiyor okumalarımız. Gerek okulda ders anlamındaki okumalar gerek kişisel çabalarla yapılan okumalar çoğu zaman paramparça kavramlardan ibaret. Okumak hakkını vererek, hakkını teslim ederek yapılmadığında sadece bir vakit kaybı, bir tür eğleşme aracı oluyor. Okuduğunuzun ne anlattığını anlamak üzere kendinizi veremiyorsanız laf-ı güzaf.

Sosyal hayatta ve iş hayatında başarılı olamayan insanların çoğalması; metni ve devamında insanı okumak konusunda başarısız bireyler yetiştirmemizden kaynaklanmakta. Okuma ve anlama sürecini doğru tamamlayamayan bireyler kendini anlamak ve anlatmak konusunda da doğal olarak başarısız olmakta. Biz toplum olarak okuduğunu anlamayan anlamadığı için doğru tespitler yapamayan, sahip olduğunu söylediği değerleri bir yere oturtamayan ve muasır medeniyetler arasında yerini alamayan bireyler haline geldik. Uluslararası eğitim değerlendirme testi Pisa son yaptığı araştırmada; kendi dilinde okuduğunu anlama testlerindeki başarısızlığımız da maalesef bunun bir başka göstergesi. Üzücüdür ama hayatımızdaki birçok şey gibi okumakta mış gibi muş gibi yapılan işlerin arasında yer alıyor.

Okuyup tüketmek ve tükenmek değil, okuyup sakinleşerek derinleşebilmek lazım. Sakinleşmek kelimesinin altını çiziyorum özellikle. Sakin bir düşünce alt yapısına ulaşmadan, durulmadan ilim irfan olmaz. Kaygılardan uzak (çok kitap okur, bilgili kültürlü desinler vs vs)  sadece okumak ve okuduğunu anlama gayreti üzere bir disiplin ve ciddiyetle okumak ve anlamak, fikri namusunu yitirmeden muhakeme yeteneğini kaybetmeden yapılan okumalar kendini farkına varmadan terbiye eden geliştiren ve dönüştüren bir süreç olarak yeni bir serüvenin başlangıcını oluşturur.

Ortaokul Edebiyat kitabımda yer alan “Okumak ve Anlamak” metnini okuduğumdaki heyecanımı hatırlıyorum. Bu heyecanla okumalara anlamalara doymadan bir hayat duruşu olarak okumak, okul olmuş insanları hayatında biriktirmek ve kendi çapında bir okul olmaya talip olmak lazım. Hayatımızda bizleri biz eden bizden çok eden nice okullar olmalı. Dört duvara hapsettiğimiz eğitim ve öğretim mekânları hayatımızın tam ortasında sevimli ve gülümseyen yanıyla öğrencilerimizin gitmeye can attığı bilgelik limanları olmalı. Biz bu limanda teorik hayatı anlattığı kadar pratik hayatımıza da dokunan ve anlamları olan bilgiler almalıyız. Okul; bilgiye nasıl ulaşılır? Ulaşılan bilgiler nasıl okunur? Okuduğun nasıl derinlemesine bir anlamaya dönüşür? gibi nice sorular sorulan ve cevaplar üzerinde kafa yoran soluk alma mekânları olarak algılanmalı. Evimize nasıl can atarak gidiyorsak  okula da öyle gitmeli öğrenci ve öğretmenlerimiz. Hatırladığınızda içinizi titreten güzel öğretmenleriniz ve hocalarınız olmalı, unutulmayan öğrenciler olmalı gözleri ışıl ışıl ateş gibi. Ruhumuzun örselendiği değil umut ve şifa bulduğu şifahaneler olmalı okul. Para biriktirdiğiniz ilk kumbara misali bilgi biriktirdiğiniz ilk mekânlar olmalı.

Sözün özü okulla başlayan okuma ve anlama sürecimizi hayata yayarak bir yaşam biçimi haline getirmeliyiz. Okul ve okuma disiplinini hayata aktardığımızda öğrenme ve anlama pencerelerinin ardı sıra açıldığını göreceğiz.  Ne kadar çok açılan pencere olursa zihnimizdeki karanlıklar bir o kadar aydınlanacak ve içimizdeki benleri sonra bizleri daha net görmeye başlayacağız.

 

Şimdi Göksel Baktagir’den Muhayyerkürdî saz semaisi okuma zamanı. İyi okumalar…

https://www.youtube.com/watch?v=EKWF7PbIzOc

 

Fotoğraf: Kazakistan / Astana Barış ve Uzlaşma Sarayında Salih Murat Gürbüz tarafından çekilmiştir.

 

(1)          https://www.imdb.com/title/tt00000060390/

(2)          https://www.yenisafak.com/arsiv/2005/haziran/04/dcundioglu.html

Bu içeriğin etiketleri
, , , , ,
Yazar Hakkında: Salih Murat GÜRBÜZ

Başlamak

“Başlamak”, bir işe girişmek, harekete geçmek gibi anlamları içerirken; çalışır-işler durumda olmak,...
Devamını Oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir