Kendi İçime Mektuplar 4-Dağ

Yazar Hakkında: Esra Özger BOZLAĞAN

Boş Sandalye

-Rahmetli dedem Alaaddin Uzun’un aziz hatırasına…-  Yürüyorsun. Tık tık tık… Ayak seslerin...
Devamını Oku

“Bir dağ başı yalnızlığı yaşıyorum

Dağ başı yalnızlığı ölümden beter…”
Yavuz Bülent Bakiler
İlerde, uzakta kararan bir leke gibi duruyordu dağ. Tüm ihtişamıyla, kendinden emin, vakur edasıyla. Sarıp sarmalıyordu güneşi. Oraya buraya saçılan ışıkları toparlıyor kendi karanlığının ardına götürüyordu. Güneş de bu arsız davete sesini çıkaramıyor gibiydi. Boynunu bükerek akşama karışıyordu. Sadece o değil, burada olan her şey sessizce, isyan etmeden, kavgasız , gürültüsüz bu yok oluşu kabulleniyordu .Canlı cansız tüm varlıklar işte şuracıkta karşımda duran dağın hükümranlığına boyun eğerek kendini boşluğa bırakıyordu.

Bir yandan sahiplenici ve cömertti de aslında. Kollarını açmış zamanı ağırlarken, etekleri uçurumdan arınmış birer cennet vadediyordu. Heybetine kapılanlara umut dağıtıyor , arafta kalmışlara yol gösteriyordu. Bir yandan gitmek için derlenip toparlanıyor diğer yandan da önünde eğilip ışığı selamlıyordu. Bu seramoni saygıdan mıydı yoksa küstahlıktan mı bilmiyordum.
Her gün batımı içimde ruhumu ezen,çelişkiye benzeyen sorularla baş başa bu manzarayı seyrediyordum.Nicedir…

Yer yer boyaları dökülmüş, macunları parçalanmış, çürümüş eski penceremin önünde dikilip onun bana benim de ona mahkum zamanlarımızı bir bir yokluyor aramızdaki ilişkiyi anlamaya çalışıyordum.Bir yanım ona büyük bir saygı duyuyor,bir yanımsa ondan ölesiye nefret ediyordu.Kendimi anlamakta güçlük çekiyordum.Hatta bazen elime bir silgi alıp da onu manzaramın orta yerinden silmek, yerinde kalacak boşluğa belki geçmişimi yerleştirmek istiyordum. Delice.

O ise benim dışımda kalan onca şeye cömertliğini sunarken, işte tam da o anlarda beni dışlıyordu. Yok sayıyordu. Aramızdaki o hiçbir şeye benzemeyen yabancılık burada başlıyordu. Yanımda, yakınımdaki her şey onun yanına katılıp da giderken akşama tek başına karışmak da bana kalıyordu o zaman. Yalnızlığımın resmi bir vesikası gibiydi karanlık. Dağ bana yalnızlıktan başka hiçbir imkan tanımıyordu. Oysa birazcık ,birazcık da beni sahiplenip götürseydi ardına,aramıza giren bu gereksiz mesafe de kaybolup gidecekti. Biraz merhametti aradığım.Nedendi bunca kibri,gururu sanki?

Yoksa anlıyor muydu içimden geçenleri?İçimi mi okuyordu sahi?Onu suçladığımın da farkında mıydı acaba?Ne saçma!

Ah zaman!Bütün suç onundu aslında. Biraz geç ya da biraz daha erken olabilseydi bu karşılaşma. O zaman bu kadar yabancı olmazdık onunla birbirimize. Gece de bu denli ürkütmezdi belki ikimizi de. Ne o korkardı karanlığa tek başına karışmaktan ne de ben asılı kaldığım andan kaçmayı bu denli arzulamazdım. Evet. Belki o zaman zirvelerinde mutluluk da arayabilirdim. Rüzgarında kanatlanabilirdim de. Hatta onu sevebilirdim bile.

Heyhat! Zaman gecikmiş bir nimet kadar gereksizdi artık. Ve devam ediyordu içimizi soğutan tüm yok oluşlar. Bana inat akşam oluyordu.

Yazar Hakkında: Esra Özger BOZLAĞAN

Boş Sandalye

-Rahmetli dedem Alaaddin Uzun’un aziz hatırasına…-  Yürüyorsun. Tık tık tık… Ayak seslerin...
Devamını Oku