Ağzının içinde tuhaf bir tatla uyandı. Acımsı, ekşimsi; sanki dişlerinin üstünde ince, saydam bir zar oluşmuştu. Midesi yavaş yavaş bulanmaya başladı. Bu hissin akşam yediği yemekle ilgisi yoktu, o kadar emindi. Günlerdir ne doğru dürüst uyuyabiliyor ne de zihnini toplayıp düşünmeye yetecek kadar odaklanabiliyordu. Yorgunluk, dedi kendi kendine, hepsi bundan. Yeniden yastığa gömüldü, yerinden kalkmadan elini başucundaki kitaba uzattı. Biraz dinlense hem bulantı hafifler hem de şu lanet stresten kurtulurdu belki.
Ama kitaba uzanır uzanmaz aklı başka bir yere kaydı. Okumak… Ah, o satırlara dalmak, özümsemek, hiç yaşamadığı anlara tanıklık etmek, bambaşka hayatlara misafir olmak… Bundan daha güzel ne olabilirdi ki? Gerçek hayatta nefes alırken bile yakalayamadığı o yoğunluğu sadece sayfalar arasında buluyordu. Bazen bir romanın başkahramanına o kadar yakın hissederdi ki kendini, onun korkularını, sevinçlerini teninde taşır gibi olurdu. Bazen de kalın bir felsefe kitabının satır aralarında kaybolur bir filozofun gözünden dünyaya bakardı. Bir gün dünyayı kurtarmanın yollarını arar, ertesi gün çaresiz duygularla kendini yollara vururdu. Kitaplardaki hayatlar, kurgu olduklarını bildiği halde çoğu zaman gerçek hayattan daha gerçek gelmiyordu mu insana?
Yine de son zamanlarda o tanıdık heyecan bile soluklaşmıştı. Sayfaları çevirirken gözleri kayıyor, satırlar birbirine karışıyordu. Kitap elinde açık kalıyor, o ise boş boş tavana bakıyordu. Sanki içindeki bir şey yavaş yavaş sönüyordu. Belki de sadece uykusuzluktu belki de daha derin bir şey. Bilmiyordu. Tek bildiği, o ekşi tadın ve midesindeki huzursuzluğun, kitapların bile artık tam anlamıyla sığındıramadığı bir yerden geldiğiydi. Bu hisler ona çocukluğunu hatırlatıyordu; annesiyle babasının ayrılığından sonra, babasının uzun çalışma saatleri yüzünden evde yalnız kaldığı yılları. Babası geç saatlerde döner, yorgun argın konuşur, bazen günlerce evden uzak kalırdı. O boşlukta, evdeki eski kitap rafları onun tek arkadaşı olmuştu. Okul dönüşü, ödevini bitirir bitirmez bir kitaba gömülür, sessizliği ve yalnızlığı o sayfalarla doldururdu. Kitaplar ona düzen, mantık ve kontrol hissi verirdi; gerçek hayatta bulamadığı şeyleri. Ama şimdi, yetişkin hayatında her şey üst üste gelmişti: İş kaybı, uzun süreli bir ilişkinin bitişi, taşınma telaşı… O eski yalnızlık hissi geri dönmüştü, sadece bu sefer kitaplar bile yetmiyordu. Çocukluğun o masum korunma içgüdüsü gitmişti. Bilmeden korumuştu kendini. Farkına vardığında o ekşi tat, sanki yılların birikmiş yorgunluğunun, bastırılmış kaygılarının bir yansıması gibi geri gelmişti.
Bir sabah, elindeki kitabı yavaşça kapattı. Sayfalar bitmişti. Oda sessizdi, sadece kalp atışları duyuluyordu ağır, yorgun, atmaya devam eden. Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. O ekşi tat hâlâ oradaydı, ama bu sefer onu yutmadı. Yavaşça doğruldu, pencereye yürüdü. Perdeleri araladı. Sabahın ilk ışığı yüzüne vurdu; soğuk, keskin ve gerçek.
“Hayat,” diye fısıldadı, sesi titrek ama kararlı, “Senin son cümleyi yazmana izin vermeyeceğim. Bu hikâyenin kahramanı benim.”
Dışarıdaki sokak uyanıyordu. O da uyandı fakat bu kez sayfaların değil, kendi nefesinin gücüyle…