
Ayrışmayı ortadan kaldırmanın bir yoludur sanat. Sanatsal olanı anlayabilmek, deneyimlemek, hissetmek belki de yaşanan tüm çatışmalara rağmen insanlığın anlaşabileceği bir dildir.
“Ölmeden önce biraz gezdirin beni!” diyen Can Yücel’in bu şiirsel söylemi hangi dile çevrilirse çevrilsin insanda bir arzunun, hasretin, hüznün çağrışımını yaratır. Şiirin Can Babası’nın bu çocuksu isteği aslında insan doğasına bir kaçış isteğidir. Yıllarını koşuşturmayla geçiren bir devrimci için bu sözler, onun ölümü karşılama biçimi de olabilir. Ya da yaşamı boyunca hem kavgasında hem sanatında yüreğini çırılçıplak ortaya koyan bir şairin bu sözleri onun son şiiridir.
Ernest Fischer, şöyle diyor:
“Sanatın varlık nedeni hiçbir zaman aynı kalmaz. Sınıflara bölünmüş, bir iç çatışmayı sürdüren toplumda sanatın görevi başlangıçtaki görevden birçok bakımdan ayrılır. Bununla birlikte; toplumsal durumlar değişse bile, sanatın hiç değişmeyen, bir gerçeği yansıtma niteliği vardır. İşte biz yirminci yüzyıl insanını, tarih öncesi mağara resimleri karşısında ya da çok eski ezgileri dinlerken heyecanlandıran, sanatın bu niteliğidir.”*
Peki, bu nitelik nasıl oluşur? Üzerinde durmakta fayda var.
Öncelikle bir eserin nitelikli olabilmesi için belli başlı kavramları barındırıyor olması lazım; özgünlük, evrensellik, duygusallık, kalıcılık, biçim ve içeriğin uyumu, teknik kullanımındaki başarı gibi.
Burada bir parantez açmakta fayda var. Günümüz, 21.yüzyıl eserlerine bakınca gelecekteki kalıcılıklarının pek az olacağını öngörmek pek de zor değildir. Çünkü zaman, gelişen aletleriyle insanın yaratıcılığına yani sanatın ilkellikten gelen yaratıcılığına gem vurmaktadır. Teknolojiyle gelen rahatlama hissi, insanı özgür düşünmekten, düşüncenin sınırlarını zorlamaktan ziyade belli kalıplar içine sokmaktadır. Bu durumun, sanatın nitelik olarak azalmasını doğrudan etkilediği kanaatindeyim. Günümüz mimarisinin 300-500 yıl önceki mimarî estetiğinden veya kalitesinden ne kadar uzakta olduğu hemen hemen her toplumda görülmektedir. Bunun bir nedeni elbette sanayileşmeden önceki süreçte insanın ham madde olarak doğayı doğrudan kullanmasıyla nesne ile olan diyalektik bağıdır. Örnek olarak ağaç oyma ile yapılan gemileri, bina süslemelerini ve yontma sanatıyla yapılan heykelleri, mezar taşları ve antik şehirleri verebiliriz.
Bir sanat eserinin anlaşılabilir olması, onun niteliksiz olduğu anlamına gelmez; aynı şekilde anlaşılamayan bir eser de mutlaka niteliksiz değildir. Yapılan sanata, nitelikli olması için gerekli unsurlar ile bakmak bu nedenle önemlidir. Her sanatçı önce üretiminden haz alarak kendini motive eder sonra da onu sunarak gelen etkileşimlerle yücelmek ister. Sanatçı bir konuyu yansıtırken eserindeki estetik, dil, biçim ve çarpıcılık gibi öğelerin başarısı, sanatının etkili şekilde ulaşmasını sağlar. Nitelikli sanat az-çok nitelikli sanatseverle ya da nitelikli toplumlarda sesini daha iyi duyurabilecek veya daha dikkat çekebilecektir. Nitekim, niteliksizlik bir bayağılaşmayı da beraberinde getirmesi kaçınılmaz olacaktır.
İnsan, öncelikle sosyo-kültürel bir varlıktır. Bu durum onun kullandığı araçlarına da yansır. Kullandığı araçların niteliği bilişselliğinin gelişiminde etkin rol oynasa da araç niteliği eserin niteliğinde etkin bir rol oynamaz. İlk insanda da günümüz insanında da bu böyle olmuştur, olacaktır da. Çünkü araç, ihtiyaç duyulan ne ise ona hizmet eder. İlkel bir insanın kayalara resim çizerken kullandığı araç ile modern insanın tuvale kullandığı araç arasında nitelik değil nicelik farklılıkları vardır. Hayalleri ve duyguları resmetmenin altında yatan nedenler değişmez. Değişen şey canlı veya cansız nesnenin gerçekliğine verilen form farklılıklarıdır.
Bin yıllar sonunda adına sanat dediğimiz tüm etkinlikler içinde aynı durum geçerlidir. İnsanın sanat adına yaptığı her şeyin özünde nitelik aranır. Ondaki öz, bir bakma büyüdür. “Büyülendim”, “büyüleyici” gibi söylenen tepkiler aslında biçime karşı değil sanat eserinin niteliğine karşı verilmiştir. Nitelikli sanat eserleri, geçmişten bugüne geçirdikleri dönüşümlerle bu belleği insana oluşturmuştur. Bu bellek insana özgü ve dolaylı olarak da toplumcudur. Çünkü sanat neredeyse insanla yaşıttır. İnsanın var olma sürecinde düşlerinin, yaptığı aletlerinin, kabileler arası sosyo kültürel ve doğa ile olan ilişkilerinin birbiri arasında olan etkileşimi ile gelişerek yaşamayı başarabilmiştir. Yaratılan eserlerin bilinçaltında bu olgular yatar. Günümüzde çeşitli sanat akımları, örneğin postmodernizm veya başka akımlar sonuç olarak bir fikir bir bakış açısıyla yapılan eserlerdir. Hiçbir sanat akımı sanatın çıkış noktasındaki insana dair “öz”ü değiştiremez.
Her eserin bir konusu veya herhangi bir duyguyu dışa vurumu vardır. Yani her eser insanın hem estetik bakışını, hem sanatçının varoluş yansımalarını hem de insanın sosyo-kültürel olma özelliklerini kimyasında taşır. Her yaratılan eser ister bilinç ile ister bilinçaltı ile nesneleşmiş olsun insanın sosyolojik eseridir.
Can Yücel’in ölmeden önce yarattığı söz yalnızlaştırılmış olmakla savaşmanın sesidir. Belki de bir yazarın duygularını estetiği olan bir nitelikle söylemesidir.
Anlaşılan ve anlaşılmayan her eserin toplumcu bir organizması vardır. Kapitalizm kendi çıkarları için akımları bir politik araç olarak kullanır. İnsanın ilkellikten gelen yaratım enerjisinden toplumculuğu sömürür. Sanatın kolektif gücünü parçalayarak sanatı ekonomisi olan bir metaya dönüştürür. Postmodernizm bir bakıma sıradan halkın da kolektif düşünce biçimini elinden alarak ona çağın sorunlarına karşı bir direniş alanı bırakmaz. Bu, kapitalist sistemin kendine köleler yaratma yoludur. Nitelikli olanın öncelikli olarak ekonomik ve siyasi güce sahip kesimlere layık görülmesindeki temel felsefe de buna dayanır.
Sanat, evet, çoğu zaman bir kaçış noktasıdır. Evrensel olabilmenin, kendini ifade ederek özgürce bir alan yaratıyor olmanın bir hazzıdır. Kapitalist sistem onu bu nedenle halktan uzaklaştırılması gereken bir silah olarak görür. Bu nedenle savaş tamtamları, toplumculuğun düşmanı postmodernizmin müttefiki olarak çalmaya başlar.
Yaşamın olagelen koşulları, sanatsallığı insan ruhuna diyalektik biçimde işlemiş olmasına rağmen, sanatsız yaşayan bireyin sanatı sadece satın alınan bir meta olarak düşünmesi, onun da kapital sistemin bir “meta”sı haline gelmesinden kaynaklanmaktadır. Böylelikle duygular, kültürler ve gelenekler bir zümrenin elinde, determinist bir bakış açısıyla post modern bir düşünce hâline getirilir. Oysa sanat, toplumun mağarasıdır; o mağara bireyin ısınmak için yaktığı ateştir de. Evinizi sevin, onu koruyun, onunla ilgilenin a dostlar.
______________________
*Sanatın Gerekliliği, Ernest Fischer, Sözcükler Yayınları, Sf.25