
Öğretmen ödev vermiş. Daha doğrusu ceza. Deftere yüz kere “Bir daha arkadaşıma vurmayacağım.” yazılacak. Tam yüz defa. İşin yoksa şimdi yaz dur. Of of! Defteri kalemi çıkarıp, çantayı kenara fırlatıyorum. Anam beni izliyor. Vaziyet o ki ödev bitesiye kadar tepemde dikilecek. Vay halime, kaçış yok! Halının üstüne boylu boyunca serilip başlıyorum yazmaya. “Bir daha arkadaşıma vurmayacağım”. Bir, üç ,beş, on… Bitmiyor canına yandığım. Şu zavallı orta parmağımın yanı şişti kalemi dürtmekten. Ne yapmalı, nasıl kurtulmalı? Anama göz ediyorum, hemen anlıyor tabi ne demek istediğimi. Azıcık da ucundan sen yazsan ölmezsin ya Halime Sultan! Yok! Elindeki yazmanın kenarını oyalarlarken kaşlarını çatıyor. “Çek cezanı” diyor. Bir daha Ayazlar’ın torununu dövmeyecekmişim. Ne yapsaydım yani? Bana “piç” diye bağırırken susup otursa mıydım? Hınzırın oğluna bak sen! Bir daha olsa bir daha… Tövbe tövbe neyse. Anamdan fayda yok. Yazıya devam. “Bir daha arkadaşıma vurmayacağım.”
Neden sonra gözlerim defteri de yazıları da seçemez olunca anlıyorum ki akşam olmuş. Nasıl da dalmışım. Dedem bile gelmiş dükkandan. İşte ezan da okunuyor. Nenem gaz lambasının fitilini ateşleyip yanıma çöküyor. “Bitmedi mi daha kuzum? Nasıl cezaymış bu?” diyor. “Bitmedi nenem bitmedi! Çekilecek çile mi bu?” Nenem kafasını sallayıp gülüp geçiyor. Beni hiç ciddiye almıyor besbelli. Doğrulup yanına bağdaş kuruyorum. Karnım gurulduyor . “Yemeği ne zaman yeriz ki, acıktım.” diyorum. Nenem gene gülüyor. Gülünecek ne dedim ben şimdi? Anam atılıyor ordan. Sobanın üstüne tencereyi koyarken “Namazlardan sonra yeriz Osman.” diyor. “Az biraz daha bekle.” Bu arada dedem abdest almak için kollarını sıvamış bile. “Gel bakalım Osman’ım suyumu döküver.” Yerimden fırlayıp kalkıyorum. Sobanın üstündeki güğümden maşrapaya sıcak su dolduruyorum. Anam kapının arkasında dayalı duran küçük leğeni getirip önümüze koyuyor. Başlıyorum suyu usul usul dökmeye. Dedem besmele çekerek başlıyor uzuvlarını yıkamaya. Dudaklarından çıkan dualar bir bir suya dökülüyor. O abdestini alırken suyun sesine dalıyorum ben de. Leğene değen şıpırtılar bugün okulda söylediğimiz bir türküyü anımsatıyor. “Ilgaz Anadolu’nun sen yüce bir dağısın…” Başlıyorum mırıldanmaya. Dedem manalı manalı öksürüyor. Bir de bakış çakıyor ki… Tabi hemen anlıyorum ne demek istediğini. “Sus Osman!” diyor. “Böyle mübarek bir iş yaparken türkü de neyin nesi a benim güzel evladım?” Susuyorum. Dedem ayaklarını da yıkayınca abdesti tastamam oluyor. “Sağolasın Osmanım. Su dökenlerin çok olsun.” “Amin dedem amin.” O pişkire kurulanırken anam çağırıyor bu kez. “Osman koş gel dışarı bak.” Ne oldu ki? Pencerenin ucuna dizinin dibine ilişiyorum. Perdeyi aralayıp lapa lapa yağan karı gösteriyor. Tüm mahalle beyaza boyanmış gibi. Nasıl da güzel yağıyor. Sanki Allah göğe bağdaş kurmuş da üstümüze kar tanelerini serpiyor. Tövbe yarabbim günah yazma! Öyle şey olur mu canım ama, benim ki de laf yani! Koca Allah bağdaş kurup oturur mu hiç? Hem nenem demişti ki bir gün; her bir kar tanesini bir melek indirirmiş yere . Sonra da o melek görevi bittiği için yok olur gidermiş. Allah hiç durmadan melek yaratıyor demek ki. Yoksa nasıl olacak bu iş? Amaaan kafam karışıyor bu hesap kitap işinden. En iyisi düşünmeden izlemek.
Her şeyi unutup bir müddet daha yağan karı seyrediyorum. Dedem o sırada namazını kılıp eline tespihini almış. Sedirdeki köşesine kurulup “Estağfirullah” çekiyor. Nenem sobaya koca bir kütük daha atıyor. Soba koca devler gibi gürlerken odaya is kokusu iyice siniyor. Derken çocuklar dışarı çıkıyor işte birer ikişer. Dururlar mı, durmazlar elbet. Hamza, Samet, Yunus , hepsi dışarda. Ben de çıksam ya ! Anam “olmaz” der kesin. Bak işte Koca’nın Yusuf da çıkmış. Hem de babasıyla. Kardan adam yapıyorlar. Nasıl da imreniyorum. Yarın caka satacak tabi. Derin bir iç çekip “Benim de babam olsaydı ben de çıkardım şimdi” diyorum. Dedem iki Estağfirullah arasında “ Anma şu hayırsızın adını ağzına!” diyor. Anama bakıyorum medet umarcasına ;anam susuyor. Ne dedim ben şimdi? Hem adını bile bilmiyorum ki ben o hayırsızın. Ahmet mi, Murat mı, Ali mi, kim benim babam? Saçı, kaşı,gözü ne renk, neye benzer? Niye gitti, niye gelmiyor? Ne zaman cesaret edip sorsam hep aynı şeyler oluyor . Dedem kızıp söyleniyor. Anam dudaklarını ısırıyor, gözünü kaçırıyor. Nenem desem, zaten beni hiç ciddiye almıyor. En iyisi susmak elbet biliyorum ama dilim sussa içim susmuyor .
Yeniden dışarı bakıyorum. Kar yağmaya devam ediyor. Çocuklar,babalar hepsi dışarda.Hiç değilse diyorum -bu kez içimden- kardan baba yapsam kendime. Gözlerine iki kara kömür taksam. Burnuna havuç, ağzına bir küçük dal parçası. Başında takkesi, elinde süpürgesi. Kardan da olsa bir baba işte. Buna da kızarlar mı acep evdekiler? Öğretmen de ceza verir mi bana?