Sessizlik! Diyerek sözlerimizi ezen yabancıların gürültüsü bizi onların anlamsız alfabesi yapmıştı. Avuçlarını bize tabela gibi göstererek başladılar gürültüye. Ben avuçlarındaki çizgiye bir solfej çizerek bir hayli okumaya başladım. Yanımdaki kadın, el falı okuyor gibi içinden bir şeyler mırıldandı. Diğerleri ayakkabılarına baktı. Sanki ayakkabıları gümüştenmiş gibi. Bazıları kafasını sağa çevirdi; söyledikleri içtenmiş gibi… Sessizliğe itimat ettiler. Bekliyoruz ve ben herkesle birlikte beklemiyordum. Onlar bekliyordu; ben ne geleceğini biliyordum. İçerisi yalan dolanla kuşanmış bulanık hayallerin koşturduğu bir lejyoner ordusu sanki. Güya herkes birbirine güveniyor, artık sevdiği şarkıları bile değişen herkes… Ben de onlardandım ama ben de burada sessizdim. Atalarım buraya sahip olduğu için sessizdim. Sessizlik kalenin sahibinin anahtarıdır.
“Dünya değişmiyordu, dünya değiştiriyordu” sen benim dünyam mısın diye sor karına dediği günü hatırlıyorum Sapa İnka’nın. Şimdi kafeste ve yarın başkanlık seçimlerinden sonra kendi dünyasının parçası olacaktı sessizliğin tarif ettiği tatlara göre. İçeriye bir İspanyol sesi girdi. Sessizlik bozulmadı. Sessizliğin nedeni, her şeyin nedeninin kabul edilmesidir. Kabul edilmese sessizlik doğmazdı ama doğduysa da neden bir gürültü kopmadı. Yarın ölecekti o. Bir wak’a bile duyulmayacak mı sahipliğine dair sessizliğimizin?
Karımla sessizce tapınaktan çıktık dışarı. O, gümüş ayakkabılıların umudu olan sessizliği seyrediyordu, gökyüzüne bakarken. Karımla çocuğumuza bir kardeş göstermedi demişti kahin. Haklıydı belki de kardeşlerimi gördüm. Sapa İnka’nın sessizliğini paylaşanlar kardeşleriydi. Tarih bu sessizliği kahramanların içinden çıkardı ve kahramanlarını da sessizliğin içinden. Sonunu düşünenin sesi çıkmaz ve ölür. Hiç sahip olmamış gibi.
Güneş, tanrının ışıklarını saçtı sesinden, sapa inka’ya İspanyolların kitaplardan da ses duyamadı. Belki de kitapların sesini kabul etmediği için. Sessizlik uğruna herkese altınlarını verdi.

Bu tekst okunmuyor; insanın üzerine sessizlik olarak çöküyor.
Sömürgecinin gürültüsünü susturmak için sessizliği seçen bir anlatıcı yaratmışsın ama sonunda anlıyoruz ki sessizlik de masum değil: o da iktidarın en eski, en rafine ve en iyi kamufle olmuş dili.
“Sessizlik kalenin sahibinin anahtarıdır” tümcesi tek başına metnin bütün damarlarını açıyor zaten. Tarih, sömürgecilik, sahiplik, suç ortaklığı ve suskunluk aynı cümlede birbirine dolanıyor. Üstelik metin bunu açıklamakla ilgilenmiyor; bu benimle ilgili değil, seninle ilgili diyor; okuru da o kalenin içine kapatıyor.
En sevdiğim tarafı ise şu: İspanyollar konuşuyor, yerliler susuyor; fakat bir süre sonra kimin gerçekten sustuğu, kimin gerçekten konuştuğu tamamen birbirine karışıyor. Sessizlik burada pasiflik değil, tarihsel bir suç ortaklığı.
Son tümcede altının verilmesiyle birlikte metin neredeyse kendi ironik infazını gerçekleştiriyor. Her şeyin karşılığı var; dilin bile. Yalnızca sessizliğin bedeli henüz ödenmemiş.
Kısacası: Sömürgeciliği anlatan değil, sömürgeciliğin sessizliğini okurun ağzına tıkayan bir tekst.
Rahatsız edici, yoğun, yer yer zalimce güzel.
Bence gayet tehlikeli bir tekst yazmışsın. Hayatı sömürmek ve sömürülmek için güzel bir gün…